11 Nisan 2014 Cuma

karınca

yine uzun zamandır yazamıyorum...diye kendi kendime şikayet ederken bi karınca ile tanıştım bu sabah duşta. evet şu bildiğiniz böcek türünden çalışkan olan karınca...bildiğiniz duşta..su, sabun işte bildiğiniz duş. fayansın kenarındaki ufak çatlağa sığınmış, etrafa saçılan sulardan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışan bir karınca... öylece 10-15 dakika suyun altında bakıştık sanırsam.. o bana baktı mı bilemiyorum, gözlerini seçemediğimden... ama benim ona baktığım kesin...su taneciklerinden birine kapılıp da yolu marmara denizine düşmesin diye duşun yönünü çevirerek baktığım hem de..
kafan mı güzel sabah sabah demeyin..sanırım herşeye rağmen kalbim hala biraz güzel...

ne çok şey düşündürdün bana sabah sabah karınca...hem de duşta.daha kahvaltı bile yapmamışım. sert bi tanışma olmadı mı bu...senden kaynaklı değil. düşünceler sert...

suyu üzerine bir çevirsem ölüp gidecek..hayatı elimde !
nefret ettiğimiz onca insanı öldürmeye cesaretimiz yokken, bu ufacık karıncaya karşı ne bu sarkastik cesaret?? bi hayata son verebilirim şu an, ya da hayatını ona bağışlayabilirim. tanrılaşmak bu işte...bi fayansın kenarına sığınmış hayatı var' etmek,yok' etmek.

nasılsa herkes birbirini öldürüyor... kimi aşkla öldürüyor,kimi nefretle,kimi parasıyla, kimi devletle, kimi mermi ile, kimi sözleriyle(işte bu en kötüsü)...
"sevdiğim için öldürdüm" yazmış adam geçen gazetede.. aşırı sevgiden öldürülmek ister miydim bilemedim. hala yaşıyorsam demek, öldürülebilecek kadar sevilmiş olmadığımdan henüz...

kimi de kimseye gücü yetmeyince karıncayı öldürüyor. durum biraz daha ütopik yani..aslında kendini öldürüyor..öldürdüğünü sanıyor...ölüm karıncadan daha büyük bişey değil...

ben karıncaya bakıyorum hala. karınca kıpırdamadan duruyor. onu öldürmem mümkün bile değil...bilmiyor...
bilse basıp gider. ama bilmiyor... sığınmış fayansın kenarındaki oluğa. baktığını görmüyorum...gözleri çok fazla küçük..varlığı çok fazla büyük...

ben burda suyu kıpırdatmaya korkarken bi hayat bitmesin diye... insanlar şu kapının dışında ne kadar da cesurca yaşıyorlar diye düşünüyorum.. sanırım cuma sabahım çöküntüyle geçecek..eyvah!

bi kahvaltı yapar, çıkar yağmurda biraz yürüyüş yaparım diyordum..şimdi burada, fayans oluğunda bir hayat var. dışarda saklanabileceğimiz bir fayans oluğu bile yokken milyarlarca katil var. ufaklığından dolayı göremiyorum gözlerini karınca! oysa benim kocaman gözlerime bakma zahmetinde bile bulunmayan milyarlarca insan var dışarda. o fayans oluğunda senle kalmaya ihtiyacım var ! bakıp göremeyenlerden kurtar beni !

6 Nisan 2014 Pazar

yalan yalnız şeyler

...yalnızlığı sevmeyen biri olarak,
yalnızlığın aslında ne kadar zararsız olduğunu anlayıp alışmam yalnızca 27 yalnız yılımı aldı...
şimdi yalnızca ayna karşısında hissetmiyorum yalnızlığı ve
yalnızca ayna karşısında bırakıyorum kendimi kandırmayı...

28 Mart 2014 Cuma

mevkii

sarhoşlar mutlu, ayıklar mutsuz..
çünkü hayat bize öğretilen mevkide değil.

15 Mart 2014 Cumartesi

suçlu

herşey ama herşey,
ben büyüdükçe boyutları ve anlamı küçülen,
anladıkça delirten bir dünyaya sığamayışımdan...

28 Şubat 2014 Cuma

güzel bi kadını uğurlamak...



az önce Libadiye caddesinde bir apartman dairesini öylece bırakıp çıktım...içlnde yaşadığım 20 yıl ile beraber çıktım...çarşafları sökülmüş, ağrıları dinmiş boş bir yatağa son kez bakıp...

15 Şubat 2014 Cumartesi

'ben' zerlik...

sonunda tek benzer yanımız kaldı: saçlarımız...

yürüyerek

insanları sevmekten geliyorum..hem de yürüyerek
bu yüzden yorgunum gibi..

bazen...hatta çoğu zaman..belki de her zaman...
çok iyi tanıdığımı düşündüğüm insanlara bakıyorum ve
diyorum ki:
"bunlar da kim... ?"

herşey için gitgide geç kalıyoruz veya herşey için henüz çok erken..bi zamanlama hatasının içindeyim gibi..


kendime bi hayat hediye ettim..

9 Şubat 2014 Pazar

içimize yalnızlıkla düşenler

içimize yanlışlıkla düşenler...
içimize yalnızlıkla düşenler...
belki birgün olur..
belki bilinçli bırakır insanlar kendilerini
kendilerinden...

30 Ocak 2014 Perşembe

yazıyorum çünkü...

...yazabiliyorsan,
iyileşiyorsun demektir.

fotoğraflarımdaki insanlar

fotoğraflarımdaki insanlar..iyi geceler size..
uyumayı seversiniz siz..sizler uyuyabilesiniz diye uyanığım ben bu saatte...
sırtınız dönükken bile, yüzünüzü görebildiğim için
ölümsüz olmanız için fotoğrafladım sizleri geçmişime.
en yakınımdayken bugün, birgün en uzağımda olacağınızı bildiğimden...

bir ol'uş ve bir öl'üş hikayesinden ibaret kıldım sizleri..

bir fotoğraf karesi..
içinde yakın-uzak insanlar..net-silik suratlar..
alt tarafı buydu gördüklerim sizde...
diğer taraflarını anlayamazdınız...

insan ve insana ait olmayan 2'ler üzerine...


son "2" yıldır ne kadar da gereksiz yere kapatmışım kendimi kendi içime...kendime kendimden duvarlar örmüşüm...huy işte..ille sonuna kadar vazgeçmeyeceğim tavırları...vazgeçmek ayıp değildir ki oysa..kaybetmek demek de değildir vazgeçmek...pekala vazgeçmeli insan gerektiğinde...karşınızdaki duvar(insan) sizi yalnızlığa gömmeden...ki doğru insan, yalnızlığa gömen değil, kendinizden yeni sizler yaratıp çoğaltandır sizi... kendi kendinizle konuştuğunuz cümleler ve saatler uzuyorsa, bu işte bütünüyle bir hata var demektir...

...ve 2. bir şansı hiçbir zaman haketmez insan ...birine vereceğiniz 2.şans, sizde izi geçmeyecek yaraları açma yetkisi vermek demektir. "ilk yarayı kapattım,o güç bende var...hadi 2.sini aç!" demektir... bilmez ki aslında yaralanmayı göze almak zor iştir,esaslı iştir. tamir etmek zor, yaralamak ise kolay iştir.

kolay olan seçilir elbette...kolayı seçer tekil insan...

siz tek parça iken güzelsinizdir gözünde, oysa yine hep "2"likten olacak ki, kırılmış halinizi (kendisidir kıran oysa) beğenmez insan. 2 parça olmuşsunuzdur ne de olsa.. belki çok daha fazla sayıda parça...
2'ye saçılmış halinizle bile tek bir dünyadan bakmaya çabaladığınızı kendisine, anlayamayacaktır artık... girmişsinizdir bi kere 2'nin o toparlanamaz yoluna...

insan kendine verilen 2.şansı anlamaz işte..doğasında yoktur çünkü...alışamaz çoğul kavramlara..."2" her şekilde birkaç beden büyük gelir...2 ağırdır insana...
"ben-sen" kurtarılabilir eşya iken felaketin ortasından, biz; yağmalanmıştır çoktan...
2 sayısı çoktur çünkü insana... 2 korkutucudur...ciddi iştir 2 tane olması herhangi birşeyin...2 çok gelir 1'le de yetinemeyen insana...
"2" insan için yaratılan bi kavram değildir çünkü... bu yüzden herkes yalnızlıktan şikayet eder genelde..ama herkes yalnızdır da aynı zamanda... ben yalnız değilim" diyenler, 2'nin düşsel cazibesine kendini kaptırıp gidenlerdir..ne mutludur onlara...

insan 2'ye alışamaz işte...2'ye de ayrılamaz...1 gibi dimdik durmak ister çünkü...
2 gibi eğilmeyi göze alamaz...beceremez de...
"1" vardır çünkü insanın bilincinde hep..egoistlik...bencillik..."ben"cilik...1cilik...tekillik...benmerkezcilik...

tek gelmiştir tek gidecektir insan...

ikinci şansı asla haketmeyecektir...

28 Ocak 2014 Salı

yağmur sıfırdan yağar

yağmur yağar..mutlu eder...güven verir...korur...arındırır...ama sonsuza dek sürmez diner... 
neyseki başka bir gün 
başka bir gece veya sabah, 
tekrar başlar..
sıfırdan yağar herşey...



19 Ocak 2014 Pazar

madem yalnızlığı sevmiyoruz, o zaman yalnız olmalıyız

hergün birbirini gören 2 yabancı ya da yıllarca görüşmemiş olan 2 yakın tanıdıktı aramızdaki bağ...
çift kişilik bir hayata tek başına sığılmıyor.
bu yüzden tek kişilik yemek yapmayı öğrenemedim hala...hep 1 tabak artıyor...hep 2 kişilik...

madem yalnızlığı sevmiyoruz, o zaman yalnız olmalıyız...

13 Ocak 2014 Pazartesi

bencil

sokaklar...tanıdık yabancılarla dolu..

şimdi birileri biryerlerde birilerini seviyor..
ve onların kalıcı yalnızlıklarına geçici çareler yaratıyor..

ben artık bir insanı sevebilecek kadar bencil olamıyorum.

23 Aralık 2013 Pazartesi

valiz ve erkek

eşya toplamak ne kadar tanıdık ve bildik bişey.. 
bi kaptanın kızıyım ve ömrümün yarısı bi erkeğin eşyalarını valize doldurmakla geçti..
şimdi tek fark, 
annem yok yanımda yardım eden...

ve eğer bi denizcinin kızıysanız,yerleşik hayat nedir pek bilemezsiniz.hep hayatınızdan gitmesine izin vereceğiniz bi erkek olacak demektir bu.

9 Aralık 2013 Pazartesi

sahip...lik



kirlenmemiş siyahları, tüm tondaki kırmızıları ve kirlenmiş beyazları istiyorum
özgürlük değil, özgürlükler istiyorum.
benim olmayanları sahiplenirken,
benim olanları savurabilirim dünyanın kalabalığında bi yere...

19 Kasım 2013 Salı

anne evi

normalde sevmediğim şeyleri,
mesela danteli
pembeyi
güneşi...
anne evi içinde oldukları zaman nasıl da seviyorum...

güneşin rengi ve pembenin tonları ancak,
sınırlarında bir annenin olduğu evde böyle güzelleşir...

16 Kasım 2013 Cumartesi

küçücükken koskocamandı doğum günleri


küçükken diye lafa başlıyor insan..bunu çok sık yapıyor..
büyüdükçe daha da sık...
büyüdükçe küçülen, anladıkça delirten bir dünyaya sığamadığından...

küçükken ne güzeldi...diye lafa başlıyor insan...
hani yüz hatlarımız daha kime benziyor, annemize mi babamıza mı daha çok..o bile belli değilken...
çok eskiden... ailede beyaz saçlı, buruşuk yanaklı güzel yüzlü ihtiyarlar varken..
boyu 1 metreyi aşmayan arkadaşlara sahipken...
o çok beklenen pastanın süsleri için kuzenlerle "kim yiyecek" kavgası ederken...

insan çaresiz.
kendi büyüdükçe dünyası küçülen, anladıkça delirten bir hayata sığamadığından çaresiz...
küçücükken koskocaman olan dünyasına,
koca adam olunca, sığışamayıp sıkışıp kalmışlığından çaresiz...

küçükken... diye lafa başlıyor insan..
lafın sonunu getiremiyor bile.

17 Ekim 2013 Perşembe

miktar

hayat ne garip...
bi bakıyosun başladığın yerdesin..
biraz artmış,ya da biraz eksilmişsin. 
ama tam olarak aynı miktarda değilsin...

6 Ekim 2013 Pazar

tekil

Büyükada'daki çiftli bisikletlerin aniden kaldırılışından belliydi, yakın zamanda ne kadar tekil kalacağımız...

6.ekim 2013

16 Eylül 2013 Pazartesi

kedi patisi

yanağınızda bi kedinin patisiyle uyumak ne demek bilemezsiniz.... bunun için kedileri sevmeniz ya da bi kediniz olması yetmez. bunun için bi kedinin sizi sevmesi gerekir...ve bu bir insanın sevgisini kazanmaya da benzemez. hiç kolay değildir. 
kediler lüks arabanızla ilgilenmezler... onlara para veremezsiniz... cinselliğinizi kullanıp etkileyemezsiniz. 
yakışıklı ya da güzel oluşunuza bakmazlar. 
duygusal geçmişiniz onları ilgilendirmez... bi kediye şiir okuyup gönlünü fethedemezsiniz. 
rüşvet yediremezsiniz. (mama bi çesit rüşvettir gerçı ama bu sadece başını okşamanıza yetecektir emin olun) kısacası özel ve zor canlılardır insanların asla olamadığı kadar... 
ayak ucunuza kıvrılıp yatması bile bi lütufken, yanağınızda bi kedinin patisiyle uyumak ne demek bilemezsiniz...
bunun için onun sizi sevmesi gerekir... kendi evinizde onun kurallarıyla yaşamanız gerekir... 
yanağınızda bi kedinin patisiyle uyumak ne demek bilemezsiniz... ah bi bilseniz bu herşeye değer... 
bu saatte niye mi yazdım bunları...? 
şu an yanağımda bi kedinin patisiyle uykuya dalıyorum...

2 Eylül 2013 Pazartesi

hayata ait




kafesinin kapısını açtım..
gerçi hiç kapatmamıştım... 
uçup gitti... dönüp gelmedi... 
demek ki hayata aitmiş...

17 Ağustos 2013 Cumartesi

çürümek

bedensizlikten değil de 
ruhsuzluktan korktuğum için tercih ederim mezarlıkları kalabalık şehir meydanlarına...
"yaşlanmak" çürümenin insanileştirilmiş tabiri yalnızca... 
çürüyoruz şimdi henüz yaşlanmadığımız yerlerimizden...
çünkü tüm insanlar ağzına kadar insansızlıkla dolu.


28 Temmuz 2013 Pazar

ölmüyor gibi yapalım


yaşıyor gibi yapalım ölmüyor gibi yapalım
gülüyor gibi yapalım,hüzünsüzmüşüz gibi yapalım...
yaptıklarımıza elbet biri inanır...
biri inanmasa da biz inanırız.
gün geçirir, yol bitiririz
zannederiz
umarız
bekleriz...
her geçen gün geçmiyormuş gibi yapalım
ölmüyormuş gibi yapalım
kan içindeyiz, kanamasız gibi yaşayalım
görüyoruz herşeyi her detayı, körmüş gibi bakalım
yapabilecek o kadar çok hata var ki
yenisini yapalım..birimiz toparlayıp birimiz dağıtalım.
o kadar eksiksiz olsun ki hatalarımız, tüm hataları hatasız yapalım.

28.07.2013

21 Haziran 2013 Cuma

...ve doğa insanı biraraya getirdi

şu anda yarının artık bugün olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. çok geç kalmış olmak diye bir şey vardır. sayısız uygarlığın beyazlamış kemikleri üzerinde şu acıklı sözcükler yazılı: Çok geç !
eyleme geçmezsek; merhameti olamadan güce, ahlaklı olamadan kudrete, kavrayışı olamadan kuvvete sahip olanlar için ayrılmış zaman koridorlarına sürükleneceğimiz kesin. 

(Martin Luther King)







  





  










10 Nisan 2013 Çarşamba

katil

yaşayarak çocukluğumuzu teslim ediyoruz hayata... 
yaşadıkça tüm kayıplar kabulümüz.
yaşadıkça ölümsüz acımız.
kanı bozuk bedenler yetiştiriyoruz hem de tam ruhumuzu içten dışa çevreleyen
yaşıyoruz ölmek için.
tırmanacak bir merdiven bulamadığımız için göğe, 
sorumluluklarımız var sandığımızdan bazen,
yaşamı kabullenmiş olmaktan daha öte basitleşemeyeceği için insan,
susmak gibi en kısasından,
belirsiz, ipe sapa gelmez, hevesli ve umutlu, 
unutkan ve kindar, hem de ahlaksız bi dile yerleşmiş küfür gibi yaşıyoruz en kolayından...




2 Mart 2013 Cumartesi

Tam ortasında delirdik hayatın


basit değil mi sahiplik olgusu ?
komik gelmiyor mu kayıplara acı duymak
o zaman delirmediniz daha
delirmedik..deliremedik rahatça...
bırakmadılar ki içimizden geldiği gibi deliyi oynayalım, kahkahalarımızı ayıpladılar...deliyiz ya hani...aklımızı sınırladılar. aklımızı sınadılar... buluta yeşil dedik, suya kırmızı...inanmadılar. biz deliyiz ya hani..gördüklerini doğru sandılar...

oynadık;

AKILLIYI VE ÖLÜYÜ...
SAVAŞI VE GÜCÜ...
BİREYİ VE SÜRÜYÜ...
SESSİZİ VE GÜRÜLTÜYÜ...
YALNIZI VE BÜYÜKLÜĞÜ...
İNSANI VE KÖTÜYÜ..
...ve hep, rolleri üzerine giyebilenler kurtuldu perdenin kapanış cinayetlerinden...

şimdi kendimizi kurtarmaya gücümüz eksik...hep beraber delirdiğimizde cennet olacak dünya...
sarhoş bir fahişe gibi başımız döndüğünde ancak çakılıp kalacak altımızda hızla dönen kürenin laneti. dünya ancak bi fahişenin maddi kazancı kadar erkek çünkü..
benim sana verebilecek daha büyük ve kalıcı isteklerim var..ölüm gibi...hayat gibi...
anlamıyorlar diye mi anlamıyorsun?

senle çok az konuşuyorum. bitme diye mesela... kaç kelime var bize bahşedilen...kaçını kaldırabilirsin benden duyduğunda ? ya da duymak ister misin ki ÇOK DELİRMİŞ GERÇEKLERİMİ??
geçip gittiğim dönülmez yolların kenarlarında yıkılmamış içi boş evler var...hepsi bu...

ne kadar güzel kaybediyoruz..zevk alarak..bilinçlice...
yanyana oturup kazandığını zannedenlere gülüyoruz..kazandığını zannedenlere içiyoruz...

isteğimiz orada olmak..ama orası diye birşeyin olmaması çok uzun bir drama işte...
her ölüye bir kelebek  hediye etmek..kanatlarından tutup hem de incitmeden..ama uçmasına da izin vermeden...
umut taşıyabilecek kadar çocuk da değiliz...umutsuz olacak kadar da büyüyemiyor eğilimlerimiz...
TAM ORTASINDA DELİRDİK HAYATIN... !
ne doğduğumuz karanlık deliğe dönebiliyoruz, ne de öleceğimiz aydınlık sonsuza sığınabiliyoruz...

tam da en orta yerinde delirdik hayatın... tam da en olmaması gereken yerinde bulduk kendimizi...en olmayacak işlerin adamıyız çünkü! en taşınmayacak akılların delirmişiyiz...

şimdi hoşçakalsın herşey.

perde yeniden açılıyor...roller bölüştürülüyor...
biz deliliğimizle övünürken aklından utananların dünyası bu!!!!!!!!!

3 mart 2013


http://www.youtube.com/watch?v=NlXENjvDsqc




11 Şubat 2013 Pazartesi

ölüye özlem

biri ölümden bahsetiğinde babaannemin hırkasındaki sabun kokusu gelir burnuma..
ölüm ancak bu kadar hayat kokabilir bir insana...


http://www.youtube.com/watch?v=XdtJ_BTmDVM

10 Kasım 2012 Cumartesi

hayat ölüme ara vermektir


Ne çok ölü yavru kedi gördüm bu hafta sokaklarda... Su birikintileri içinde...herşeyden vazgeçmiş halde... hayat ölüme ara vermektir...onlar verdikleri aradan sıkılmış olabilir mi...


22 Ağustos 2012 Çarşamba

mutlu olmak için çok geç,mutsuz olmak için çok erken


bazen mutlu olmak için çok geç, mutsuz olmak için çok erkendir... hayattasınızdır çünkü...henüz ölüm için fazla dinlenmiş, yaşam için fazla yorulmuşsunuzdur...
fazla düşünmüş, az boşvermişsinizdir. bu yüzdendir belki de..
kesin bu yüzdendir...

21 Mayıs 2012 Pazartesi

hayatımın yarım kalan evleri...


zaman...ne garip bir kavramsın sen.20 yıl sonrasını, 20 yıl geçmemiş gibi yaşatabiliyorsun insana..
eğer şu an hala çocukluğunuzun geçtiği evde uyuyup uyanıyorsanız, biraz daha tam yaşıyor demektir ruhunuz hayatı...

bugün çocukluğumun geçtiği mahalledeydim...Ayazma mahallesi, Ressam Ali Rıza sokakta...

bahçelerinde seksek oynadığım, okuma yazmayı söktüğüm gün sokaklarından sevinçle evime koştuğum mahallede...
Salih Bey apatmanının içinde geçen çocukluğumu, Salih Bey apartmanının dışından izledim bugün...

İlk arkadaşım Selin, eviniz aynen duruyor sokağın karşısında.acaba sen nerdesin?

mutfak balkonumuzun tam altında, belediyenin zehirlediği köpeğin acı veren anısını bana sildirmek istermişcesine, siyah beyaz bir kedinin tam da oracıkta, tam da o köpeğin acılar içinde can verdiği yerde karşıma çıkması...

anneannem, sen şu an yürüyemiyorsun bile mesela...ama seninle yürüdüğümüz sokaklar, seninle çay içtiğimiz balkon hala orada...senin yaşlandığın kadar yaşamış balkon demirleri...sen belki biraz daha fazla...

tam 20 yıl geçmiş aradan, ama 20 yıl geçmemiş aslında...

herşey nasıl da boş , nasıl da dopdolu geldi bugün...hayat akıp giderken, geçmişten kalma paslanmış bir balkon penceresi bile nasıl tanıdık nasıl kıymetli ve paha biçilemez gelebiliyor insana...çoğu ev yıkılmış, yerine yeni binalar dikilmiş.henüz çok da fazla anısı olmayan, içinden çok fazla hayat geçmemiş binalar...sokağın köşesindeki bakkalın hala orada olması şaşırttı beni.hem de hala aynı kişiye ait olarak...bakkalın sahibi yaşlanmış, ve bakkal kapısı iyice eskimiş,girişi aşınmış...

paketlenmiş 20 yıllık bir anı o mahalle benim için...o zamanlar bana upuzun gelen yollar, uzak gelen mesafeler, bir avuç mahalleymiş meğer...
insan büyüdükçe mesafeler kısalıyor...
insan yaşadıkça dünya daralıyor...

babamı defalarca ağlayarak uzak seferlere uğurladığım, defalarca sevinçle uzak seferlerden dönüşünü karşıladığım pencereler hep orada...o pencerelerden gördüğüm tüm gemileri babamın zannederdim ben...gemilerimiz var derdim,babam o koca gemileri yüzdürüyordu biliyor musunuz??

ben öyle sanıyordum..çok fazla kağıt gemim oldu bu yüzden gazetelerden yaptığım.babamı da özleyince içine koyar, hiçbirini yüzdürmeye kıyamazdım...


insan büyüdükçe sokaklar daralıyor...
insan yaşadıkça dünya ufalanıyor...

.hatta babamın bir gece evimizin önüne parkedip, bize sürpriz yaparak aldığı ilk arabamız,fosforlu yeşil vosvos...34 YC 477…Yeşil Cevriye derdik kendisine.onu ilk karşıladığım pencere oradadır hala. vosvos bile orda...ya da kimbilir belki de şimdi hangi hurdalıkta ?

onun da benimle konuşabildiğini düşünerek konuşurdum onunla...biyere gideceğimizde koşarak önden gidip arka koltuğuna biner, halini hatırını sorardım...iyi de yapardım, artık konuşacak insan bile bulamazken hayatta,o zamanlar bir vosvosla bile dertleşebilirmişim...nasıl özlemez ki insan o günleri...düş kurmaya o mahallede başlamışım meğer...
2 ufak sokağın, 4 katlı ufacık bir apartmanın, bir avuç mahallenin 20 koca yılı barındırabileceğine kim inanır...
sanki 150 asır geçmiş üstümden...
daha yaş ne baş ne...
durum, ölüme ne kadar yaklaştığınla değil, yaşamı ne kadar yakınlaştırdığınla ilgili...

hayatımın yarım kalan duvarları,odaları,salonları,sokakları,evleri,insanları,sobaları var...artık dışardan bakmak zorunda kaldığım, içinde kimbilir kimlerin, kimbilir 20 yıldır neler yaşadığı yarım kalan evler...evler hep yarım, çünkü kimse yolcu olmaktan kurtulamıyor...benim geçip gittiğim odalar, başkalarının yolu.

eğer şu an hala çocukluğunuzun geçtiği evde yaşıyorsanız, biraz daha tam yaşıyor demektir ruhunuz hayatı...

Selin, Saliha, Nadire öğretmen, Nezahat teyze, Salih bey amca, Pervin abla, Duygu, Baybars, köşedeki bakkal, Şemsipaşa İlkokulu...kendimden çok sizler için gitmişim oraya...yaşamak dönüp dönüp geçtiğin yerlerden geçmek değil,yaşadığın güzellikleri böylesine berrak yüzlerle hatırlamaktır...

birkaç eski ve birkaç da yeni kare size o mahalleden...
ben susarım,zaman susar, fotoğraflar konuşur yine...

 1989.........19.mayıs.2012