" Şiir, kelimelere yatırdığım ölümümdür "

6 Şubat 2012 Pazartesi

yok ol'an


yavaş yavaş yok oluyor Haydarpaşa garı da... sadece taş bir bina değil yok olan...anılarımız, yaşadıklarımız, çocukluğumuz, ayrılıklarımız, kavuşmalarımız yok oluyor...bir yerden başlayıp bir yere giden,bazen hiçbiryerden başlamayıp hiçbiryere gitmeyen yolculuklarımız gibi yok oluyor...tüm istasyonlarımızı yapayalnız bırakırken utanmıyoruz. bu bizim yalnızlığımızın barınağı aslında.yıkılan, yokolan şu an'ımız gibi...herşey ne kadar basit ve yıkıma hazır. herşey ne kadar görmeyen gözlerin ardına kurulmuş...düşlerimizden uyanır gibi yaşıyoruz hayatı...silikleşiyor gerçeklerimiz...ve yine fotoğraf kareleri yaşatacak birçok şeyi...



29 Ocak 2012 Pazar

aşk'a ölüm raporu

artık aşk ve aşk'a dair yazacak pek bişey kalmadı..tüketti insanlar...
çok az kişinin yolundan geçen aşk yaşıyor mu halen yoksa hiç doğmadı mı bilinmez.
fazla düşünmek de iyi değildir insanın yalnızlığı açısından..cam gibidir yalnızlık çünkü.çizilir,kırılır, tamiri olmaz.katlanılabilecek bir hale gelmişken,katlanılmaz kılmanın manası yoktur...
yalnızlık sabırla işlendi bunca yıl
şimdi onu yüzüstü bırakmak olmaz.

26 Ocak 2012 Perşembe

bütün dünya'm hasta...

neden her yeni gün insanlara yaklaşma umudu taşırken nefret ediyorum daha çok????

neden görünümüm bir insanken onların arasında kendimi yapayalnız hissediyorum???? ne kadar boktan bi duygu...beni insanlığımdan soğutup, kendi cinsimden, soyumdan tiksinmemi sağlayan yine insan'ın ta kendisidir !

sokakta beslediğimiz bir kedi, başına tekme yedi bu sabah..üst kattaki komşularımızdan biri yaptı bunu...apartmana girdiği için...tek sebep bu. kimseye bir zarar ziyan vermişliği yok oysaki...öyle ya...onlara yaşayacak 1 avuç alan bırakmamışken,nasıl olur da biz insanların alanına girerdi bu hayvan...büyük bir suçtu bu. "vur kafasına" dedi kız annesine...sabahtan beri beynimde yankılanıp duran bu ses beni yiyip bitiriyor. "vur kafasına pisliğin, vur kafasına !!! vur vur vur kafasına !!!!! "

yetişip engel olamadım. o kadını ve kızını ellerimle öldürmeyi,acıdan kıvrandırmayı nasıl isterdim. yere yatırıp kafalarına vurmak vurmak vurmak. ve nihayet kan içinde kalmış kafalarını ezmek....

1 avuç mama alıp indim aşağı. tekmelenen başını avuçlarıma alıp sevmek istedim..yoktu..kimbilir ne oldu. şu an bir insan ölse karşımda, hiç etkilenmeden dimdik durabilecekken, insanoğlunun "vur kafasına" dediği değersiz bir can için ağlayabiliyorum.boğazım düğümleniyor... sevmenizi bekleyen yok bu zavallıları. sevgi öğretilmez çünkü...ama hiç olmazsa zarar vermeyin. onlara bizlerin sevgisi yeter...bizim insana verecek sevgimiz yok çünkü.kalmadı.bırakmadınız...elinizi sürmeyin,okşamayın onları...ama "vurmayın"da...

canım babaannem; "bir hayvan ağlarsa, bütün dünya hastalanır" derdi...benim bütün dünyam hasta sayenizde...

etrafımda ufak da olsa hastalıklarından arınmış bi dünya kurmaya çalışıyorum, dokunma etrafımdaki canlara insan ! pisliğini kendi cinsin üzerine akıt !

ölüm var değil mi? ölüm gelip alacak neyseki hepimizi.bunu bile bile kendinden kat kat zayıf olan şu canlıyla bitmeyen savaşın niye insan?? arabanızla vurup kaçıyorsunuz, tonlarca yemek atılıyor çöpe, bir avuç çıkarıp vermiyorsunuz. elinizde milyonluk köpeklerinizi gezdirirken, yanınıza yaklaşan şefkat bekleyen bir cana tekmeyi basabiliyorsunuz. bir poşete koyup çöpe atıyorsunuz ufacık canları. bu egoistlik niye insan? bu paylaşımdan uzaklık niye? senin bencilliğin benim hayat sevincimin sonu oldu insan !...

öldüğümde en çok insana benzeyen bedenimden kurtulacağım için seviniyorum...insan, seni sevmeye çalıştım inan, ama nefretim her geçen gün özenle büyüyor.iyileşmem için zaman yok...tüm dünyam hasta çünkü...

5 Kasım 2011 Cumartesi

bayramınız kutlu olmasın !


küçüktüm henüz..elim kalem tutmazken daha, önüme kanlı et dolu bi tepsiyi, alnıma kanlı parmaklarını uzattıklarında..SEVAP diye...dininizden ilk o gün NEFRET etmiştim..belki 4-5 yaşlarında iken.. komşunun bahçesinde bağlı keçinin ipini kesmiştim boyum yetişmediği için bi tabureye çıkarak...sonra iyi bir azar,güzel de bi dayak yemiştim amcamdan...Bİ CAN kurtardım diye... o CAN yakalandı sonra...
ben odamda ağlarken kesildi... kesilirken duyduğum sesleri hala unutmam..son çırpınışlarıyla nasıl bağırdığını hala unutmam...boğazından çıkan o boğuk nefes alışverişleri..ardından gelen sessizliği...
ve kan birikintilerinde,artık organ parçalarıyla oynayan çocuklar sonra...sevinen insanlar...güzel güzel giyinip birbirini kutlayan büyükler..O KADAR BÜYÜKTÜRLER Kİ..az önce bi can almışlardır çünkü... hala BÜYÜKSÜNÜZ siz..ben küçülüyorum dünyaya verdiğiniz acılardan..yıkıntılardan...

20 yıl geçti üstünden...hala aynı insafsızlık..aynı acılar..din adı altında tatmin edilen egolar...elden hiçbişey gelmemesi...çaresizlik...daha 4 yaşında ölüm ve vahşetin öğretildiği bir çocuk daha..

şu an hissettiğim;
çaresiz, düşkün boyunlara dayamış olduğunuz kör-keskin tüm bıçakların acısı...

16 kasım 2010




***



üzgünüm..sizlere iç açıcı,süslü tebrik kartları gönderemiyorum bayram için.ya da büyüklerimi ziyaret etmiyorum, el öpmüyorum... ben küçük şeylerin insanıyım çünkü...küçük şeyler için ağlayabilir, büyük şeyleri umursamayabilirim...bu yüzden adam olmayan içimle adam olmuş dışım birdir..beni tanıyan sever,tanımayan nefret eder...yargılamam kimseyi, ama kendimi de yargılatmam. karşımda koca adam ölür basar geçerim, bi karınca için mezar kazarım ellerimle yeri geldiğinde...
yıllardır, akıl sınırlarıma ulaşamamıştır bunca sevinç ve hazırlığın sebebi... acı her bedende aynı acıdır... bir insan etine saplanan bıçak ne kadar yakarsa etini, bir kuzuyu da öyle yakıp geçer. bu ayrımın sebebi nedendir? bunca sevinçle bunca sabırsızlıkla her yıl kutlanan can alma törenleri...?
ben küçük şeylerin insanıyım evet... küçük bilip kurban ettiğiniz hayvanların acısını boynumda taşıyacak kadar basit, küçük, önemsiz ve İNSANım...

5 kasım 2011


2 Kasım 2011 Çarşamba

içimdeki çok şeyin ölüm yıldönümü


içimdeki çok şeyin senle beraber ölüm yıldönümü bugün...acı azalmadı,yokluğun dolmadı...bıraktığın ufak bi müzikli kutu ile yetinmekteyim...
gülümseyen ise yalnızca kabuğum...beyaz saçlı prensesim,nasıl özledim seni...

yazacak ne çok şey var aslında..anlatacak ne çok şey var...
ama susmak daha az acı veriyor


19 Ekim 2011 Çarşamba

öldüğümde...

mezarım olmamalı sokak kedileri gibi...

7 Ekim 2011 Cuma

saf yalnızlık


saf yalnızlık...
ham ve işlenmemiş
en katıksız en doğuştan
yaklaşılmaktan korkulur
bulaşıcı değildir oysa...

27 Eylül 2011 Salı

kedi

bir kedi...
bir anne kedi...
hasta çelimsiz bir anne sokak kedisi...

bir kedi...
kimi için bir et parçasıdır...kimi için günahtır...nankördür...uğursuzdur...kimi için yasaktır...kimi için ayıptır...
kimi için fazla abartılmaması gereken bir hayattır...


insanları tanıdıkça önemli kılınır kedi hayatında...
insanlardan uzaklaşmak demek, kediye yaklaşmak demektir...
parmakların dokundukça insanlığın soğuk tenine, tüylerinin sıcaklığı arasında uyuyakalmak bir kedinin, en büyük korunağın olur...
bir kedi...şekersiz bir çayı bile tatlı kılar bazen dizlerinde yatıyorsa eğer...
bir kedi..en yalnız kalabalığındır.
öğreneceklerin vardır kediden,
hem zorunlu efendidir, hem gönüllü köle sana...
bir kedi...camındaki çiçeklerin sahibidir,
boyun eğendir, boyun eğdirendir...

bir kedinin doğumu umudetmek demektir tüm umutsuzluklarına inat hayatın.
bir kedi öldüğünde yıkılır bütün köprüleri yaşadığın şehirlerin...

kedi...

kimi için hergün geçtiği yolda görmediği yüzyıllık yaşayanıdır kaldırımların.


bir kedi...
bir anne kedi...
zayıf çelimsiz bir anne sokak kedisi..

kedidir bahsi edilen...
konuşmayı bilmez ama gözleri çok şey söyleyen
yalnızca bir kedi...
bir anne kedi...

27 eylül 2011

13 Ağustos 2011 Cumartesi

beyaz saçlı prensesim

inan..benim atmakta olan kalbim, senin durmuş kalbinden daha fazla atmıyor...içinde bulunduğum dünyevi gürültü, senin uzak sessizliğinden farksız...üzeri toprakla örtülmüş yalnızlığın, nefes alabilen yalnızlığımdan fazla değil...beyaz saçlı prensesim...

babaanneme...

20 Haziran 2011 Pazartesi

içimdeki yer...

gece sabaha dönerken...



büyükada'da ilk vapuru bekleyiş...



en yalnız...


en yalın haliyle...


içimdeki yerde...

2 Haziran 2011 Perşembe

bulut yağmuru bırakıp gider...

bilmiyorum elimden gelebilecek olan çarelerin çaresizlik katsayısını..
ama iş işten geçmişlikse söz konusu, aslında hiçbir bulut yağmura küsemez...
sadece bırakıp gider...

4 Mayıs 2011 Çarşamba

bir ay tanrıçası karanlığı kendi ışığıyla silen...

(kızıma ufak bir armağan...onun uğruna dökülmüş birkaç kelime var artık ve ölümsüz olacak sonsuza dek...)



hayata karşı direnişiydi hikayeyi başlatan aslında..

onun gözleri bile yoktu..göremediği tek bir kardeşi kalmıştı yalnızca..




bir de göremediği ölmüş ailesi, sağnak yağmurun doldurduğu su birikintilerinin altında...
hastaydı,ıslaktı,açtı ve karanlıktı dünyası görmeyen gözlerinin ardında...




sonra bir kutuya taşındı yaşamları..bir avuç yemek,biraz da su vardı artık yaşamlarında...







karanlıktı yine her yer, ama en azından biraz daha sıcak bir karanlıktı bu kez onunkisi....


uzun yollar aşılıyordu hergün...hem karanlık hem acı veren yollardı...
çare olması bekleniyordu çabaların...
çare bulunamıyordu karanlıklarına..
"yaşamaz..." diyordu bilindik bir ses bazı günler...
"yaşamaz uyutmak lazım" dedi hatta o ses birgün...
zaten hastaydı,hali yoktu ve uyuyordu bütün gün kutusunda..
bi anlam veremedi olanlara...konuşulanlara...





yılmadı o...


birgün...
daha uzun bir yolculuğa çıktılar kardeşiyle..uzun ve karanlık bir yolculuktu içinden geçtikleri, bu kavramı-tanımı olmayan evrede...
sonra gözleri dikildi küçük kızın iğne ve ipliklerle..gözleri kanadı yine...
küçük kız ilk, kanı gördü gözlerinde...

etine saplanan sayısız iğneler miydi acıtan, yoksa bilinmezliği miydi her yeni günün...
o kimseyi acıtmamıştı böyle..anlam veremedi bu üzerine biçilmiş haksız çaresizliğe...
ağladı belki bilen olmadı...anladı-anlattı belki çok şeyi duyan olmadı...
uzun, zor ve karanlık günler geçti ardarda...bizler için hızla belki,
belki küçük kız için çok yavaş...
uzun zor ve
karanlık günler...


bigün bi ışık doğdu küçük kızın yeşil gözlerine..



çok tanıdık gelen bir kutuya taşındı yine hayatı..



kardeşi yoktu bu kez yanında..
yanlız ama artık aydınlığı olan bi hayattı...
hangisi daha iyiydi küçük kız için...bilinemezdi yanıtı...



sonra oyuncak bir faresi oldu küçük kızın..





sımsıkı sarıldı ona...ona sarılmak hayata sarılmaktı belki...




ilkinden daha sıcak bir evi..yumuşak minderleri oldu..





ve kendine benzeyen kardeşleri oldu...






oyunlar oynarken küçük kız herşeyden habersiz,






bilmiyordu kendisi için hazırlanmış bi ilan dolaşıyordu tüm ülkeyi...
taşınacaktı küçük kızın hayatı çünkü yine bir evden bir başka eve...
sığmıyor olabilir miydi küçücük bedeni ufak bir sepete ?





fotoğrafları çekiliyordu,yazılar yazılıyordu,insanlara yollanıyordu..
küçük kız oyunlar oynuyordu..evini kalıcı sanıyordu.....







zaman geçiyordu..kimse onu istemiyordu..
o giderek güzel bir kız oluyordu...






günler sonra birgün tüm ilanlar kaldırıldı aniden..
kendini öyle sevdirmişti ki görmeyen gözleriyle..zayıf çelimsiz bedeniyle..
onu başkasına veremeyeceğimizi anlamıştık artık biz de...
kucakladık onu bütün sevgimizle...





artık küçük kızın bir adı vardı...
çelimsiz varlığı, onca zorlukla mücadele eden ve yer yüzüne gönderilen bi ay tanrıçası oldu.




ışığı büyüdü..yeşil gözleri aydınlandı...bir evi bir adı oldu...




kendisini aynada bile ilk kez görüyordu...





sevdiği insanları bekleyebileceği bir penceresi oldu




daha da önemlisi penceresinden dünyayı izleyebileceği gözleri oldu...



çok sevilip çok öpülüyordu artık:)



kış soğuklarında altına girebileceği bir battaniyesi oldu







yaramazlık yaparken yakalanıyordu ama kızılmıyordu bile kendisine:)

yasaktı ama giriyordu çekmecelere




annesinin kitaplarında bile uyuyabiliyordu




küçük bir telefonu da vardı artık






hatta sevdiği bir yoldaşı oldu..




...ve birlikte rüyalara dalabileceği


şimdi bir yaşını bile aştı..




Luna, adına bir hikaye yazılmasını hakediyor..
çünkü o benim imkansız denilene inancım, hayata karşı umutla duruşum oldu.
O, kendisinden sonra birçok canı kurtarabilmemiz için başlangıç, bir cesaret oldu...
Gördüğümüz bütün kanayan gözlerin de aslında gülümseyebileceğine dair somut bir kanıt oldu...
sarılıp uyuduğumda onun nefes alan bedenine, hayattaki tüm zorluklara,yalanlara ve hainliklere karşı durup, nefes alabildiğim bir durağım oldu...
sevgiye karşı inanç oldu...ebediyet oldu...
hayat oldu...


içinizde mutlulukla taşıyabileceğiniz böyle bir hikayeniz olsun..bu hiç de zor değil...




evet dünyada yardıma muhtaç milyarlarca insan da var...ama ben "can" denileni ayırdetmiyorum...
bir sineği yaşatmanın, bir insanı yaşatmaktan farkı yok...
bir sineğin canını almanın, bir insanın canını almaktan farkı olmadığı gibi...

ve bu yüzden petshoplara karşıyız.. http://www.petshopgercegi.com/
bu yüzden sokakların yaşatılacak umutlarla dolu olduğunu düşünüyoruz...
umudunuzu para ile satın almayın...




onlar, kendilerine dokunmaktan kaçtığınız için ölüyorlar...oysa elinizi bir uzatsanız...



En güzel hikayem, güzel kızım Lunama...








3 Mayıs 2011 Salı

aslında...



aslında;



sevdiğim,bağlandığım,kendimi anlattığım,



yaklaştığım,sınırlarına açıldığım,duvarlarına dayandığım,



güvendiğim,dokunduğum,sakındığım tüm insanlarım birer boş sandalmış avuçlarımdaki derin çölde...


nisan 2011

16 Nisan 2011 Cumartesi

belki..belki..

belki senin olduğun yer, aşılması istenmeyecek kadar uzak...belki çok daha yakınsındır bana, diğerlerine olduğundan..belki susamışsındır uyanırken uyur uykularının içinde,belki suya doymuşluğun vardır, tüm yaşadığın gerçeklikleri hayale dönüştürdüğün okyanus ülkelerinde...belki göreceksindir,belki gözlerine ulaşmak sözkonusu bile değildir...belki gülüş belki de ağlamak yakışacaktır dudağının yanağına kıvrılan eğimine...belki ufak bişeydir aklında kalanlarım, belki çok büyüktür yeri bende bile olduğundan..belki bir ayna kırılmıştır yüzünde,belki ben gülüşünü yara sanmışımdır hep kırıkların arasından görmüşlüğümle...belki bana yakıştırdığın şeydir yalınlık...belki kalabalık olmamızı istemeyişindendir tenha kırılganlığın...belki kayıplarımız büyük..belki kazanacaklarımız çok daha fazla..belki binlerce yazım hatasından biriyiz, belki de cesaretsizliğimizden kusur bulamıyoruz yalnızlığımıza...belki doğruyuz, belki hata...belki yürüyüp geçtiğin şehirlerim bi tek sana açılmıştır...belki yürüyememişsindir bile tek bir sokağımda...belki binlerce saç telinden biriyimdir parmaklarının arasında..belki taranmamış bir örgüdür varlığım çocukluğunun herhangi bir kalıntısında...belki susmayı seçtiğin gibi konuşmayı da denemişsindir yeri geldiğinde...belki senin bana duruşun bir çocuğun karanlık korkusu gibidir...belki elini uzatsa ışığa korkularının biteceğini bildiği halde..

belki sen..belki ben..belki gecenin 3'ü..belki kum,belki rüzgar...belki bulut,belki umut...
belki parçalanmış bütünlerini bana bırakışın ama farkında olmayışın gibi,susmayı ne çok seviyorum belki duyarsın diye...


17 nisan 2011
03.40

7 Nisan 2011 Perşembe

görev


bazen seviniyorum uzun uzun yazamadığıma...bazen üzüyor hissedebildiğimi bilmek...
insan suçlu doğmuş...suçlu yaşıyor...suçlu olduğu için tüm acıların sahibi-sahibesi..
insanoğlu hepsinin bilincinde..insanoğlu bilinçsiz ölüyor...
herşeyin yanından geçiyorum bi otobüs yolculuğu gibi.
hatırlamak ne kadar acıtıyor insanı..hatırlamak ölenleri..hatırlamak eksilenleri...hatırlamak aldatanları...hatırlamak aldattıklarımı...
hatırlamak herşeyin olanca ağırlığını..hafifletememek içindeki kayanın suyla aşınmış kısımlarını...

hatırlamak ağır bir insani görev...

nisan 2011

15 Şubat 2011 Salı

??

neden hepiniz yoksunuz?

gülüyorum...içim ağlıyor
ağlıyorum...herşey susuyor
konuşuyorum..içim ölüyor
doğuyorum...ölüm gülümsüyor
varlığına inandıklarım nerdesiniz?

sen..

nerdesin?


tüm yollarım kendimden geçiyor
kendim en korktuğum yol...

beni kendinden daha yalnız kıldığın için seni hala seviyorum...

http://www.youtube.com/watch?v=usbdzXite-0

7 Şubat 2011 Pazartesi

bulut'a ölüm...

acıyı hissedebildiğin kadar gerçeksindir hep...hissedebildiklerin senin kadar gerçek...
o kadar saydamsın ki, seni o kadar görünür şekilde özlüyorum işte..
işte bu benim !
işte bu benim düşkünlüğüm... benim zavallı seviyor halim, sevemiyor halim...
hissediyorum..hissedebildiğim kadar ben olmaya devam ederek
en yumuşak ve en sert kabuğuma kıstırıp kendimi..
bulut olup ölmeliyim şimdi...


şubat 2011

Ophelia's Dream- Tears



14 Ocak 2011 Cuma

en uzaklar en yakınındadır bazen...

video

where are you now my love...my sweet one...
where have you gone my love...i'm so alone...

7 Ocak 2011 Cuma

yalnız -1

biz bizi kendi dinginliğimizden, kendi durulmuş suyumuzdan yıkadık...biz kendi kopardığımız fırtınanın dur bilmez kıyısına ölü bıraktık ikimizi..bizler için aynı topraktı üzerinde ayrı yaşamayı seçtiğimiz...aynı suyun yatağıydık bir yanımız kurak bir yanımız yaş...uzak yolların yakın gideniydik..kendimize ayırdığımız okunaksız kılınmış bi yaşamın okur-yazar çocuklarıydık...okulumuz aşktı, okuduğumuz ağlamaklı bi tiyatro parodisi...1+1 =2 idi... bu kadar basit bir aritmetiği varken hayatın...biz eksilmenin derdindeydik..değil kimin kaldığının kimde; kimin gittiğinin kimden...önemi vardı bizde...


***


ellerimde yolunu bulmaya çalışan bi nehir yatağı gibisin...aşındırmaya çalıştığın yol, ellerimi acıtır çok...acıtacaktır da...sen akıp gidersin ama...akıp gitmen olağandır hep...

8 0cak.2011
03:44

3 Kasım 2010 Çarşamba

ölüm


ölüm o kadar gerçek ki..arkasından bakabiliyorsun yalnızca..kurtarmaya gücün yetmiyor...bir çarşafa sarıp götürüyorlar,zaman duruyor sanki..üzerine toprak atıyorlar, durdurmak için parmağını bile oynatmıyorsun..bildiklerin var çünkü..


bugün babannemi kaybettim...bugün sadece bedenini..her geçen gün biraz daha kaybetmeye devam ederek,sesini,ifadesini, beyaz saçlarını, buruşuk yanaklarını...acıtan ölüm değil..ölümün sayısal değeri yok çünkü...ağırlığı yok elle tutulur yanı yok...göreceklerimiz görmediklerimizle sınırlı...görmediğimiz herşeyle..acıtan, ölümün kendisi değil..acıtan her geçen gün biraz daha silikleşecek olması derin çizgilerin sığ zihinlerde...bugün bi parçamı kaybettim...



bugün fotoğraf bi kez daha "aşk" oldu hayatımda..onun herşeyi orada saklı...kokusu yok,sesi yok,bakışları yalnızca tek bir yöne..duyma yetisi yok,sevme yetisi yok..ama en ufak detayını bile seçebiliyorum yüzündeki,ellerindeki..bugün tanrıya olan olmayan inancımı bir kez daha kaybettim..saydım..önümde, göreceğim kaç ölüm kaç durdurulamayan gidiş olabileceğini..kaç kez camın ardından bakabileceğim varsayımını yaptım, yılları yaşayıp geçirmiş bi bedenin bindirilip götürülüşünü bi cenaze arabasına...bu oyuna beni-bizi dahil ettiği için kızdım tanrı dediğiniz kumarbaza...kızdım kendime..hala onun bu oyununa dahil olmaya devam edebilecek kadar cesaretsiz olduğum için...


ölüm ne garip..insan en sevdiği saatini bile götüremiyor kolunda...



2 kasım 2010..

babanneme

23 Ağustos 2010 Pazartesi

bugün belki güzel bişey olur...

herşeyin ne kadar az gerçeklikte olduğunu hatırladım bugün yine.
yalnızca kedilerimin görebileceği kadar ufak bi nokta olup, yok olmak istedim.
hepimiz bi gelir geçeriz...bi yolun ya geleniyiz..ya da gideni...yol üzerinde kalınacak tek bir oda yok..mülkiyet sadece hislerimize ait..
sorun insanlarda değil..sorun bende..ayak uyduramıyorum demek..gitmem gerekiyor sürekli..nereye bilmiyorum...
daha az düşünmeliyim herşeyden önce..
o zaman belki yürünmesi daha kolay bi yol olur üzerinde adımladığım küre..
daha az düşünebilirsem eğer
bugün belki güzel bişeyler olur...
24 agst'2010

17 Ağustos 2010 Salı

adres


sigara kullanmıyorum...ama yakıyorum arada bir..bilen bilir..yalnızca gerektiğinde(gerektiği yerde!)
çok fazla sıcak bu yaz...ama diğer sıcak yazlardan farkı,bana bırakılan bi kış kentinin varoluşu(adresi yok.sokak adı ya da bir posta kodu yok..sormayın..olsa da söylemezdim zaten) belki burda görünürken varlığımın yüzü, orda oluşumdandır bi öğle sıcağında hırka aranışım...düşünün bi..hiç karları erimeyen bi ülke...orda bulunuşum yalnızca kendim için...ordan bahsetmek istedim size korkmadan..nasılsa bir gidiş ya da dönüş yolu yok...nasılsa orda herşey ve tüm ayakizlerim bıraktığım gibi...orda olmak yalnız olmak..orda olmak yalnız olmamak..orda olmak kendin olmak...

olmak orda...yörüngesizce ve rotasız yollardan geçerek. ordan bahsetmek istedim size...az sonra belki gidecek olduğum yerden...

*

eski evinin önünden geçerken bakıyorum içeriye..ışıkları yanıyorsa ve perdeleri aralıksa duvarlarını görüyorum. sanki yıllarca orda yaşamışım gibi geliyor.. sen mi özlediğim..zaman mı bilmiyorum..sadece özlüyorum...bazen..çok da düşünmüyorum...


18.08.2010
02:47

ben hüzünlü bir aynayım...


ben hüzünlü bir aynayım..ne zaman yüzüme baksam yüzüm asılır...ne zaman yüzüme baksan sen aynalarım kırılır...
kırık aynalarımın tebessümündeki ironileşmiş insan.şimdi nerde ne kadar kırık dökük yüz varsa senin elinden çıkma, çok da önemli değil.
ben hüzünlü bir aynayım..ben hüzünde hep aynıyım...

18.08.2010
02:29

30 Mayıs 2010 Pazar

akıllıların ve delilerin savaşı


insanlık deli mi? bence değil..herkes aklının doruklarında yaşıyor. o kadar güzel ki içinde yaşadığımız saf kirlilik…o kadar yüce bir zihinsel karmaşanın ürünü ki… nefes dahi alamamak, o kadar güzel ki…o kadar zevk veriyor ki boğulma hissi,havası bitmiş ve insan aklından kopuk kendi etrafında delice dönüp duran içi boş dünyada…o kadar yüce ki hem doğumu hem ölümü görebilmek aynı anda… insanlık korkunç ve ölümcül bir aklın ebedi sahibi, sadece çok azımız bilmiyor bunu…kendi sorularının cevabı yokken henüz, sorusuz ve sorunsuz yaşayabilecek kadar akıl yüklü tüm sınırları,tüm yargıları...o kadar ki sindirmiş cevapsızlığı kendine özüne...bu kadar kendine öz “öz”güveni…bu aklın getirisi, kolayca bugünü dün etmek…çok azımız dünü tanıyor, çok azımız kirli kanını akıtabiliyor…çok azımız değer? biliyor…çok azımız farkındalıklarının acısında kıvranıyor, ve çok azımız kendini aklından kurtarabilmiş birer deli…akıllıların ve delilerin savaşı diye adlandırıyorum yaşamı…ve bu azınlığa dahil bi deli olmuş geziyorken, öyle güzel ki çıplak ayakla kendi kan gölü içine basarak izlemek yaradılışına verilmiş anlamlarını insanlığın…


oysa herkes aklının doruklarında yaşıyor…bu yüzden, dünyanın uçsuz bucaksız zehirini solurken insanlık, tüm delilerin havasızlıktan ölmesi bir bir… o kadar anlamlı ki açlıktan ve acıdan yok olurken kendi(insan)ırkı, ölüm ve çürümüşlüğün kokusunu paranın sayısal parfümüyle bastırabilmiş bi güruhun ateşküresi üzerine dahil olabilmek. hepsi doğal hepsi insana ait…hepsi insan aklının orgazmı…


ben tedavisi olmayan bi deliyim bu dünya üzerinde..deli olduğum oranda yalnız..yalnız olduğum oranda aklıma sahip…



30 mys 2010

5 Mayıs 2010 Çarşamba

*dipnot

*dipnot diyelim buna...bir düzyazı ya da şiir değil...hayatımın yazabilmeyi başaramadığım bir kesitine dair, ya da hissettiklerimin yazılabilitesi olmayan, hayat tarafından sadece yaşanabilir kılındığı bölümüne ait...dipnot..
ama ille de yazmak gerek bişekilde,ille de kalıcı kılınabilirliğini göstermek lazım yaşama bişeylerin...yazacak çok şeyim birikti...çok şey yaşıyorum çünkü..hem içerimde hem dışarımda...yazacak çok şeyim birikti...bi kedim oldu herşeyden önce (: ama izlemekle yetiniyorum şu sıra herşeyi-herkesi...gözlerim kendi yuvasına bile sığamayacak kadar açıkken, aslında sımsıkı kapatmış gibi göstererek sizlere...öylece izliyorum...dostlarımın kusursuz birer düşman; güvendiklerimin, önüne geçilemez, azılı birer sahtekar olabilirliğini; hiç umulmadık kişilerinse çok derinlerimde yer edinişini izliyorum..başımı kendime yasladım biraz..ufak bi hava deliği açtım kutuma..izliyorum bu ara...ve sevdiğim çok az sayıda insanı da kırabiliyorum şu sıralar..istemeden...affedin...içimdeki koskocaman bir bütünün, insanlık tarafından ufalanmış tüm tuzla buz zerreciklerini yeniden adam edebilmeye çalışıyorum çünkü...


6 mayıs 2010

02:42


28 Mart 2010 Pazar

ben senin gibiyim

yüzün avuçlarıma değdiğinde sınırsızlaşıyor sınırları, bileklerime çizdiğin arka sokakların...hiçkimseye çok fazla tanıdık olmayan
çoğu kimseye fazla yabancı olan şeylerdir hep o sokaklarda bahsi geçenlerim...

ben senin gibiyim
yüzüm bembeyaz, yanaklarım pembemsi görünüyorken, asıl adım 'ölüm...olan...

ben çok fazla senin gibiyim...buna alışkınım..
bu yüzden çok fazla kalır yanım yok yanında.
bana sırtını dönmelisin uyurken bile...unutmamalısın bunu..böylece en güzelini okuyabilirim gözlerinden geçen düşlerin...
...uyu ki bizi dinlendirebilecek bir mesafe girsin aramıza şimdi...
kaçıyoruz üzerini adımlarımızla süslediğimiz şehirlerden bi trenin en son vagonunda, bi trenin en çok sallanan koltuğunda, başımız hep birbirimizin omzunda
ama gözlerimiz birbirimizden en uzak ağacı takip ederken hep camın ardında
ve ben şahsen yine döneceğimizi biliyorken...
ben senin gibiyim çünkü...
en az senin kadar bağımsız, en az senin kadar bağlanmayı seven...

arkadaşım...dostum...sevgilim...
yağmurun düştüğü toprak..

ben senin gibiyim
bu yüzden affedilir yanım yok
ama bu yüzden de bağışlamalısın beni

bu bizim sırrımız,
kimsenin soyunamadığı kadar çıplak

çünkü ben senin gibiyim...

28 mart 2010

15 Ocak 2010 Cuma

ücra

bu ara çok fazla doluyum..çok fazla boş bazen..içimdeki kapalı kutuya herzamanki kadar sık kapatmasamda kendimi arada bir orda olmayı da ihmal etmiyor varlığım. Çok hızlı değişiyor her şey..alışkın olmadığım kadar..ya da şekillendiremeyeceğim kadar kusursuz bi döngüsü var kavrayamadığım zamanın. henüz kaybetmeden özlediğim şeyler var..kaybedersem nasıl olur hayatımda şekillenen renkleri dediğim saf siyahlarım var. İlginç yollar buluyorum kendimden kendi içime uzanan..hergün geçtiğim bunca yıldır..hergün ilk kez geçtiğim aynı zamanda…
bu düşünceler nasıl duruyor üzerimde bilmiyorum..elbise askılarında beklettiğim kendimden çıkıp, kendime bakıyorum..başkasıymışım gibi..çok fazla büyümüşüm gibi geliyor, çok fazla kadın olmuşum birden diyorum..kızıyorum..gülümsüyorum sonra..kırıyorum döküyorum görünmez canlarımı...cam kesiği izler bırakıyor..biraz kaydırıyorum adımlarımı kendimden sağa…çok fazla çocuk yüzü görüyorum tam karşıdan baktığımda kendime..amorstan ise tam bir insanım..uzaklaşıyorum o anda kendimden..180 derecelik bir fırtına kopuyor..batmadık gemim yok..ölmedik sağ kalanım.. kendimden arda kalan ölü çocukları gömecek bir avuç toprak arayışındayım..

bu ara çok fazla doluyum..çok fazla boş bazen..anlaşılması imkansız anlatımları sunuyorum önüme gelene.. biraz daha kalabalığım, biraz daha yalnız…iyiki bir kutum var. çoktandır yazamadığım için, kendimi içinde sakladığım küçük evim..en ücram..


16 0cak'2010
02:39

1 Aralık 2009 Salı

sokak.


kapalı küçük kapıları barındıran dar sokaklardan geçtim..sevdiğim sokaklardı hepsi..gündüz loş,geceleri ışıklı...yüzümün yansımasını ancak kaldırımlarındaki kirli su birikintilerinde görebildiğim.bazen de ancak yüzümün olmayışını..
yüzsüz sokakların yüzü hüzünlü insanı..kimi zaman hüzünlü sokakların en yüzsüz insanı..olmak..yürürken daraltılmışlığını tanımlamayı sevdiğim, kendimi anlaşılmaz kıldığım sokakların..olmak..kişisel bütünlükte yalnızlık şehirleri kurmak içlerinde..
yürürken uçanlara gözlerimi dikip baktığım, ve uçabiliyorken artık yürüyenlerini daha iyi anlayabildiğim sokakların...

hiç sokaklarım olmadı demiyorum..hiç uyuyakalmadım kıvrılıp bi köşesinde, hiç uyanmadım gündüzüne demiyorum..yüzünün varlığını su birikintilerinde saklayan bi sokak kızıydım ben.. ben kimi zaman bi sokak sürgüncüsü..
hırsızlık yapmış gibi kenarlarında dizili duran evlerinden, en değerli eşyaları gaspetmiş gibi koşarak kaçmayı içlerinden..yeni bir oyun keşfetmiş gibi her seferinde en yaramaz kişiliğimi sürükleyip peşimden...
sokaklardan koşaradım geçip gitmeyi sevdim ben..

o sokakların içinde yaşamayı isteyişim...bu ilk...


2 aralık 09
00:46
21 Room of Angel

25 Kasım 2009 Çarşamba

portakal kokulu acıtılmışlık turuncusu...



devamlı kesiyorum kendimi..kesik izleri arayan gözler var üzerimde..
oysa görünmez yaraların görünür acıları kadar elle tutulabilir olan kazanılmış kayıplarım var..
kısa hikayelerin verdiği uzun deneyimler silsilesi..okunmamış kitaplar,canına okunmuş hayatlar..kapalı bir çift göz kapağının altından geçen düş şeritleri..portakal kokulu acıtılmışlık turuncusu hem de...


hızla geçen zamanın marifetleri bunlar..
konuşmayı bile özlüyor olmak..konuşmamaya alışmışken bu iliştirilmiş insanlıkla...


ben büyük bir yalancıyım
affedilmez bi günahkar
çünkü sözümden dönüyorum
yaşıyorum..


26 kasım 09
01:25

16 Kasım 2009 Pazartesi

azalmaya yüz tutmayan septik acılara sahip ruhumdaki,derin kesikli kusursuz yara



sen busun... orda yanıbaşımda olan
ben de buyum... burda uzağında olan..


sana evcil hikayeler vaadetmiyorum
ne kurak bi ülkenin nefessiz çöl topraklarını; ne de yağmuru bol, ılıman bir iklimin serin rüzgarlarını...
sana varlığıma kanıt hikayeler vaadetmiyorum
burada bulduğun neyse ben buyum..
kendi yarımlarından tamamlanmış..kendi tamlarından bölünüp parçalanmış..fazlasını iste, azını bekleme benden..çoğalırım..büyürüm..dağılırım kendi parçalarıma...geometrik hesaplarla ince döşenmiş, özenilip bezenilmiş bir yalnızlık benimkisi..ne inleyen bi acının sesi ne zevk çığlıkları duyabilirsin kanatılmışlığımdan...


varlığıma kanıt; azalmaya yüz tutmayan septik acılara sahip ruhumdaki, derin kesikli kusursuz yara...



17 kasım 09

01:44



3 Kasım 2009 Salı

olmayan cümlelerin eksiksiz anlamı.

senin için uzun cümleler kurmak isterdim
anlamı güzel..."ben" gibi sana kalabilecek, daha önce hiç kurulmamış upuzun cümleler..konuşmak yerine, çok daha fazla önemsenmeye değer, bir araya hiç gelmemiş kelimelerden, okunaklı-okunaksız ama kalıcı cümleler..
yarımlarımı tamamladığın için çok kalın bi kabuk olmak isterdim yaralarına..
gündelik olmayan telaşları izliyorum gözlerinin en içinde bazen, gözkapakların kapalıyken başarıyorum bunu en çok..kayıp gidiyor anlamların..kayıp gittikleri yeri sen görmüyorsun..bende bitiyorlar hep..
her seferinde bi dilek tutuyorum.


sadece biraz farkındalığın kurtarabileceği bi ruh bizimki..sadece birkaç yarım zaman, birkaç çeyrek parçadan oluşan..
sana çok uzun cümleler kurmak isterdim...ellerini, içimdeki yaranın kirli kanından sakınmadığın için..yüzüm yüzüne dönük değilken bakışlarımın yönünü görebildiğin için..
sadece biraz farkındalığın dindirebileceği bi kanama bizimkisi..
odalarımdan çıkıyorum bu yüzden..büyük ölümlerimi aşıyorum, bizi, kendimizi renkliyorum..
öyle bi açıdan bakıyorum ki baktığın yöne; hiçbişey çok fazla kötü, hiçbişey çok az güzellikte değil..
gizlediğim oyuncaklarımı gösteriyorum sana..alıp gidersin diye korkmuyorum..

sana içimin bütün onarılmış kırıklarından, parfüm şişeleri yapmak isterdim..içi yağmur kokan.
verilmiş cezalarımın suçlarını affedebildiğin için..ölü kelebek kavimlerimin içinden benimle yalınayak yürüyerek geçebildiğin için..
sana bilinmeyen bi dilin, etten kemikten yaratılmış cümlelerini kurmak isterdim..



...olmayan cümlelerin eksizsiz bi anlamı var şimdi.


4kasım'09
03:17





Axel Rudi Pell-Broken Heart

2 Kasım 2009 Pazartesi

isimsiz sendrom



kimseye güvenmek istemiyorum..kimseye inanmak..kimseyi sevmek ve bu vesile ile kimseyi yanıltmak(ya da yanılmak)..böylece daha kolay uykuya dalabilecek olmayı umuyorum bundan sonra geceleri...
sabah daha az sancı bırakır diye umuyorum, göğüs kafesim içindeki dolmak bilmez boşluğa..
kimseyi varlığımın içerisinde istemiyorum bazen..mümkün olsa hatta kendimi kendi ellerimle söküp etimden, ayırırdım kendi bünyemden...
o derece yalnız kalmalıyım..biliyorum..ve biliyorum...ve yine biliyorum...
bilmek mümkünatı olmayan durumlara yeterli kılmıyor eylemini...
kimseyi çok yakınımda istemiyorum...böylece kimsenin farkedemeyeceği, daha tenha bi acı olur diye umuyorum benimkisi..atlatması kolay ve yalın olur..kimse görmez, bilmez.. bi kılcal yol edinip kendine, sessizce çekilip gider içimden düş dünyaya..(ya da sizin bildiğiniz "dış" dünyaya)

düşünüyorum..başkalarının acıları nasıl duruyor süslü raflarda..renkleri nasıl şekilleri nasıl...çilek kokusuna mı yatkın tanımı, küfü mü andırıyor yoksa..
herşeyi yapabilirim bu ara..yeter ki insanların sızamayacağı kadar ince,yaşamama yetecek ölçüde hava boşlukları kalsın hayatla aramda..
kimseyi görmek istemiyorum..bi tanı(ma)dıkla karşılaşmak mesela...istemiyorum..
yolları izleyerek yürüyorum bu yüzden ..hiç görmediğim kadar görüyorum hızla adımlayan ayaklarımı. arada bir eteğim giriyor kadrajıma; arada bir, eğilip alınmaya bile üşenilmiş bozuk paralar...ve ne çok sigara izmariti varmış diyorum..hepsi için ayrı bi yanış ve ayrı bi sönüş hikayesi geçiriyorum aklımdan..bir mental-ütopik dialoglar kafilesi dahiliyetinde...
belki bunlarla oyalanıyorum..belki bunlarla daha az düş(ün)meyi umuyorum..
bütün geçtiğim sokakları insan yüzlerinden daha tanıdık kılıyorum kendime..
dostum bi sokak..annem bi sokak..
arkadaşım bi sokak..sevdiğim erkek bir diğer sokak..
sokak...
soğuk..
ama sokak..

bu aralar bir de yastığım var, konuşmuyoruz fazla..kırmıyoruz birbirimizi..ben başımın uykusuzluk darbeleriyle yoruyorum onu..kızmıyor bana..her gece bıraktığım yerde buluyorum. biraz daha ufalmış sanki..biraz daha kırışmış, kirlenmiş kılıfı..

biliyor ki o, bi ben varım..

biliyorum ki ben, bi o var...

susuyoruz bu yüzden

o istese de konuşamıyor

ben istemesem de susuyorum...

....bir de henüz kafamdaki izmarit senaryolarını bile kavrayamamışken içim, aşık olmaya kalkıyorum...
istemesem de susuyorum bu yüzden..

aşk istemesem de konuşuyor...


3 kasım 09

02:13