15 Kasım 2017 Çarşamba

Shagrath 8 yaşında...






Shagrath yarın 8 yaşına giriyor...
yani o artık olgun bir erkek.
eğer insan bedeni ile doğsaydı ancak ilkokul 3.sınıf öğrencisi bir çocuk olabilecekken, şimdi bir kedi olarak, kedi yaşı ile bir erkeğin en güzel ve en yaşanılası olan 40'lı yaşlarını yaşıyor.

doğduğu günden bu yana 8 yıl, beni sahiplendiği günden bu yana tam 7 yıl 10 ay geçmiş.
bir kedi bir insana ne çok şey öğretiyor. sabretmeyi mesela... sakınmayı mesela... kural koymayı, kural yıkmayı, sahiplenmeyi, sahiplenilmeyi, sahiplenirken özgür bırakabilmeyi mesela... sebepsiz sevebilmeyi, kıymet bilmeyi...(ha bir de hergün hiç şikayet etmeden elde kürek kum temizlemeyi) bu hal ve hissiyatların hepsini insana öğretebilecek başka bir canlı türü veya başka bir eğitim kurumu daha var mıdır dünyada merak ediyorum bazen...

ben dünyaya yeni bir canlı getirmeden, varolan hayatları hayatıma katıp yaşatmayı seçen annelerdenim.

adını koymadım ama,
beni 7 yıl 10 ay önce sahiplenmiş olan bu yakışıklı adam ile aramızdaki tüylü bağın adı aşk olabilir sanıyorum.
bir kedinin insanı olmak...!?!
birbirimizi hala yeterince evcilleştirememiş olmak ve asla tam olarak evcilleştiremeyeceğimizi bilerek yaşıyor olmak ne de güzel.
hayat bizi bedenen ne kadar bir arada tutar bilinmez ama,
birlikte olmak için bedensel varlığa da ihtiyaç duymayacağımızı deneyimleyerek yaşamak da güzel hayatı...
iyi ki doğmuş,
iyi ki doğmaya devam edecek minik oğlanım.




6 Ekim 2017 Cuma

ayrım

garip değil miydi,
yaşasın diye bir ağacı,
başka bir ağacın ölüsü ile bağlamak...



8 Haziran 2017 Perşembe

zamanın olmasa bile anıların kıymetini bilin


bu fotoğraftaki kalem, sıradan bir kalem değildir. Üsküdar Doğancılar'dan sahile inen yokuş üzerindeki bir kırtasiyeden, 23 sene önce babamla aldığımız ve o zamanlar neşelenecek muhtemel sebeplerin çokca tuketilmemiş olmasından kaynaklı, birkaç gece sevinçten uyuyamamış olmama sebebiyet vermiş olan kalemdir. yanındaki de 20 sene önce İstanbul Bakırköy'den yola çıkmış ve yolculuğu kimbilir hangi ülkenin bilmem hangi limanında sona ermiş, sonrasında yine babamın cüzdanında başladığı noktaya geri dönmüş olan mektuptur. insanı yok eden zaman iken, yaşatan anılarıdır. zamanı saklayamazken anılara sahip çıkmak mümkündür. zamanın olmasa bile (ki genelde olmaz), anıların kıymetini bilin.

6 Haziran 2017 Salı

şanslıyım... çünkü bu hayatta tüm istediklerim oldu.



şanslıyım.
çünkü bu hayatta tüm istediklerim oldu.
biraz istediklerim biraz, çok istediklerim çok oldu..ne çok eksik oldu, ne biraz fazla oldu.

ilkokulda Galatasaray atkım olsun istedim, oldu. zaten futbola ilgim o atkıyla başladı ve o atkıyla bitti. büyükbabamın okuma yazma öğrendiğimi görmesini istedim, oldu. ben okula başladıktan 2 ay sonra öldü. cenazesinde tüm mezar taşlarını okudum. kafamda yazdığım ilk şiirin harfleri, o çok sevdiğim adamın cenazesindeki mezar taşlarından kalmaydı... 7 yaşımda ilk şiirim ölüm üzerine olsun istedim oldu.

25 sene kedi istedim, 26.sene 2 kedim oldu. özgür olmak istedim oldu. kafamın dikine gideyim dedim oldu. çok seveyim istedim oldu. çok sevileyim istedim oldu...
Woswosları izlerdim hep filmlerde ve pencerelerde, bir sabah bi baktım ki woswosumuz oldu. düzensiz bir işim olsun istedim oldu. fotoğrafçı olmak istedim oldu. film çekmek istedim oldu. "büyüyünce ne olacaksın?" sorularımın cevabı hep "film yönetmeni" olmuştu. en çok kendi hayatımı yönetmek istedim, oldu.

babam ebediyen hep mutlu olsun istedim çok sevdiğimden, ölümü bile ebediyen mutlu olacağı tek yerde oldu. bi gece rüyamda kırmızı bisiklet gördüm, o hafta kırmızıya çalan renkte bisikletim oldu. iyi ki dediğim daha ne çok şey oldu...

...ve eminim isteseydim çok param, yazılı kağıt üzerinde tapulu bir kocam, hayvan sever olacakları kesin olan boy boy çocuklarım, aynalı yemek odası takımlarım, ayakları yere basmayı marifet bilen hayallerim de olurdu.
artık istediğim tek şey gitmek...görmek...her sabah yeni bir şeylere uyanmak,her akşam yeni bir şeylere uyumak. biriktirdiklerim, gözlerimi dünyanın gereksiz gerçekliğine kapadığımda gördüklerim...nereye ne kadar mesafeye ne kadar süreyle gittiğimin önemi yok. önümde yalnızca rüzgar yol ve umut olsun...
istiyorum..
🌾

7 Aralık 2016 Çarşamba

utandığınızı yaşamayın !

etrafımızda hiç de istemediği gibi yaşayan ne çok insan var. istemediği işte çalışan, istemediği ilişkileri yaşayan, istemediği şehirlerde uyanan, inanmadığı inançlar uğrunda hayatını kısıtlayan. ama bunların içinde en önemlisi ve insanı en fazla ayakta tutanı sevgi sanırım...

en büyük ikinci sorun da istemediği yaşamını ve yaşamına ait detaylarını herkesten gizlemek zorunda hissetmesi insanın.

öyle ya insan gerçekten sevdiği "hangi varlığı" utanıp gizlemeyi saklamayı ister ki?

ilkokul yıllarında çok sevdiğim bir sınıf arkadaşımın babasının kapıcı olduğunu saklamaya çalışmasını farketmemle başlamıştı bu düşünceler kafamda.  Benim babamın kaptan olmasıyla, onun babasının kapıcı olması arasında hiçbir fark yoktu. Benim babamın gemileri varsa, onun babasının apartmanları vardı:)) sonraki yıllarda sevgilisini herkesten saklayan arkadaşlarımın garip tavırlarını görmemle devam etti bu garip olgu. Biri bana kız arkadaşı hakkında "sevgilim olduğunu kimse bilsin
istemiyorum, hiç de güzel bir kız değil. başkalarının bana olan ilgisi azalacak" demişti.

utandığını yaşıyordu!

daha az utanacağı bir ilişkiye başlamayı umuyor, o an gelene kadar da elindekini kaçırmamak adına gizli saklı bir "ilişki?" yaşıyordu.
O böyle bir aşk hayatı sürdürürken, bir başka arkadaşım da kız arkadaşının fotoğrafını hepimize mutlulukla gösteriyor, toplantılarımıza yanında getiriyor, gururla tanıştırıyordu.

öyle ya insan gerçekten sevdiği "hangi varlığı" gizlemeyi isterdi ki? Fakir bir çocuğun yırtık çoraplarla sokağa çıkmasından utanması gibiydi sözünü ettikleri ilişkiler. Oysa yeni ve çok severek aldığı montunu tüm arkadaşlarına göstermek için okula koşması gibi olmalıydı herkesin seçimleri. yük gibi gelmemeliydi sevgi. isteyerek giyilmeliydi.

eşya benzetmesi ağır mı oldu biraz? ağır olan utandığımız hayatları yokmuş gibi gösterip onları yaşıyor olmak aslında...

yaptığı iş-meslek ne olursa olsun bunu kabullenerek, aslında en üst düzey işten bile farklı olmadığını benimseyebilmiş insanların duruşundaki asaleti hiçbir meslek ezip geçemez. bu insanları çok seviyorum.  kağıt toplayıp satan çocuğun hayalleri vardır, iş adamının kuracak bir hayali kalmadığından dolarları...

sevgilisi-eşi-çocukları vs. ile beraber çekilmiş fotoğraflarını da görmekten mutluluk duyuyorum ben insanların. güzel hikayelerini dinleyerek huzur buluyorum. bu insanlar seçimlerini gizlemek yerine, seçimlerinden gurur duyan insanlar çünkü. hayatlarındaki boşlukları istemedikleri dolgularla doldurmak yerine, istedikleri sevdikleri insanlara, çoktan kabullendikleri boşluklarının yanında en güzel yeri açmayı başarabilmiş insanlar...

düşünün şimdi, çevrenizin görmesinden rahatsızlık duyduğunuz neler var hayatınızda. işte onlar aslında hayatınızdan çıkarmanız gereken şeyler.  onlar sıradan şeyler. onlar hiç olmaması gereken şeyler.

kendi kendinizden mutsuz insanlar yaratıp, mutlu insanların hayatına kin duymayın.

başaracağınıza inanmadığınız ama aslında başarmayı çok istediğiniz şeyleri bir başkası başardığında, "o nasıl başardı" diye nefret dolmadan  önce "ben neden başaramadım" diyerek kendinizdeki eksikleri arayın.

sevdiklerinizi, sevginizi, değer verdiklerinizi göstermekten utanmayın !

ister apartmanlarınız olsun ister gemileriniz...

hayat kısa, utanacağınız ilişkiler yaşamayın !

21 Ekim 2016 Cuma

sevgiye inanmak gerek...

bir süredir sadece babamı özlüyorum ve sadece onunla ilgili düşünüp onunla ilgili yazıyorum.
rüyalarımda da hep onu görüyorum.
eskisinden bile daha yakınız.

sevgiye inanmak gerek, insanın içindeki enerjinin gücüne hele de...gerçekten inanmak gerek. insan o enerjiyi kullanmayı bilirse neler olmaz ki.

artık hayatta olmayan birini, onun ardında bıraktıklarıyla yaşatmak istiyor insan. bu yüzden babamın ektiği ama büyütmeye fırsatının olmadığı akşam sefası tohumlarını 70 küsür kilometreden kucağımda getirdim.
yol boyu sarsılmasınlar da bozulmasınlar diye. babamın parmak izi, kalp izi vardı hepsinde. sadece 1 tanesinden ayrılmayı göze alıp mezarına ektim cenazesinde. "kuru toprak bu kızım ekme boşuna, yaz sıcağında kavrulur, sulayan da olmaz, burada tutmaz" demişlerdi. ben inandım tohumun hayata tutunacağına. 

tohum tuttu...
kuru toprakta tuttu.
yaz sıcağında tuttu.
sulanmadan tuttu.

belki ağaç olacak, belki yeryüzünde köklerini en derine salmış, yaprakları en gökyüzüne dönük akşam sefası olacak.

kıcağımda 700 küsür kilometre getirdiğim tohumlardan hiçbirini saksıda yaşatamadık.

enerjinin ve sevginin gücüne inanın bu yüzden. 
yeryüzündeki tüm dinler ve inançlar bunun yanında anlamsız...

...

30 Ağustos 2016 Salı

Sirkeci


80li yıllardı… babamın elimden tutup da beni Üsküdar’dan Sirkeci'ye götürdüğü günlerdi. Sirkeci’de ne yapardık nerelere giderdik hatırlamıyorum.  
hatırladığım sadece, saatçi vitrinlerine baktığıydı, 
benim 2003’den beri her Sirkeci’den geçişte Hayyam pasajına göz ucuyla bakmaktan kendimi alamadığım gibi.  
arabalı vapurda da portakallı gazoz alırdı bana. 
ben o gazozlara hep  “sarı su” derdim.  
sarıyı da çok severdi babam. 
tuzlu suları da…
bigün vapurda babamın yanına oturan bir bayana, “bu gemi babamın” demiştim. 
gülmüştü, 
inanmamıştı muhtemelen. 
bana göre tüm gemiler babamındı. 
tüm Necdet’ler kaptandı. tüm kaptanlar babamdı… 
hala öyle. 
ne zaman vapura binsem sizlerin deniz kokusu duyduğunuz lumbuz kenarlarında ben babamın kokusunu duyarım.

Sirkeci’de kaç gün geçti o günden sonra.

Tüm saatçi vitrinlerini de, İstanbul’u da alıp gelsem yanına…

24 Ağustos 2016 Çarşamba

hiçbir toprağa ayaklarım basmamış gibi bir yaz

ne kadar değişik geçti bu yaz. 2014’den bile daha değişik.
hiç gül reçeli yiyememişim gibi bir yaz, hiç kitap okuyamamış ya da hiçbir toprağa ayaklarım basmamış gibi bir yaz.
Çok değişik geçti bu yaz
babamı uğurladım
annemin annesi oldum
bir kedi daha sahiplendim
bir Cioran kitabına başladım ve bitiremedim
birkaç gece ağaç sesleriyle uyudum
birkaç sabah maviye bakarak uyandım
eksildim çoğaldım
gittim… kaldım…
işte böyle geçti bu yaz.
geçebildi mi onu da bilmiyorum

keşke geçse…

11 Temmuz 2016 Pazartesi

intihara saygı...


Bu yazı ölüm ve intihar içermektedir
Rahatsız olanların okumamasını öneririm…


Arapça “Nhr” kökünden türeyen ve “ölüm kararı alma” anlamına gelen bir kelime “intihar” 
TDK'da ; kendi yaşamını tehlikeye sokacak aşırı bir davranış ya da eylem" olarak tanımlanıyor.

Yaşayarak ölümü tehlikeye sokuyorsak peki?
Ölüme gidiş, aşırı bir davranış- eylem olarak tanımlanıyorsa, bunun tam tersi olan doğum da aşırı bir davranış ya da eylem mi?

İnsan doğumunu yönlendiremediği için ölümünü yönlendirmek istiyor olabilir pekala. Çünkü doğduğu andan itibaren yönlendirmeyi ve iktidar kurmayı sever insanoğlu. Daha bir bebekken sevdiği mamayı yemek ister, istediği zaman kendisiyle oyun oynansın ister, okul hayatında saçlarını kendi beğendiği gibi yapmak ister, disipline gitme pahasına da olsa kuralları yıkmak ister, istediği bölümü bitirip, istediği üniversitede okuyup, hayal ettiği mesleğe sahip olmayı ister, düşlediği kadar para kazansın ister, hayalindeki kişi ile evlenmeyi ister, çocukları olsun ister, çocuk olur bi çocuk daha ister, işi olur terfi ister, tabi bunları isterken yine bunlara dair yönlendirebileceğine inandığı milyarlarca dünyevi şey ister…ister..ister…
Mal mülk maddiyattan tutun da manevi olarak da hep doyumsuzdur insan. hep ister…
Peki tüm bunları isterken ve isteyip başarabildikleri için alkışlanırken, ölümü istemesi neden garip ve acizce karşılanır?

Ölüm bir çeşit boyut değiştirmekse, istenildiği zaman istenildiği yerde bu yolculuğa çıkma kararı almanın nesi gariptir? Bir insan yanmak, boğulmak, trafik kazası geçirmek, yaşlanıp yatağını kirletmek, depremde binalar altında ezilmek, cinayete kurban gitmek, terör saldırısında parçalanmak, savaşta kurşun yemek, kalp krizi geçirmek, alzheimer olmak istemeyebilir. İntihar etmeyen kesim bu saydığımız veya benzeri sonlardan biri ile hayatını noktalayacaktır muhtemelen. Buna mecbur mudur? Ölüm kararı vermek neden acizlik olarak tanımlanır?
İntihar kararı almak için bu dünyada bir nevi arabeskimsi acılar çekmiş olmak şart mıdır?
İnsan sabah uyanıp duşunu aldıktan sonra kahvaltısını yapıp, çayını-kahvesini yudumlarken, en rahat koltuğuna uzanıp, sevdiği bir filmi izlerken huzur içinde bir kutu ilaç içip ölmesi mümkün değil midir? Bu acizce midir?

Hiç düşündük mü aslında yaşamanın acizlik olabileceğini?
Kaçımız bilinmeyen bir boyuta geçmeye cesaret edebilir ? (Bırakalım boyut değiştirmeyi, tek başına şehir değiştirmeye cesaret edemeyen insanlar yaşıyor aramızda ! hangi acizlikten, kime göre acizlikten bahsediyoruz :))) !!!

Farzedelim intihar kararı aldınız. (Farzederken bile hoşunuza gitmiyor değil mi:) Bu kararı gerçekleştireceğiniz anda aklınızdan neler geçecektir? İlk önce acaba acı çekecek miyim? (insanoğlu ölüme giderken bile egoist ve bencildir çünkü, kendini düşünür) Acı çekme düşüncesinin sonunda, dünyevi düşünceler yerini alır…
-Ben öldükten sonra eşim başkasıyla evlenir mi?
-Çocuklarım beni aciz biri gibi hatırlar mı?
-Kızım erkek arkadaşıyla öpüşür mü? Eve kaçta gelmeye başlar kimbilir?
-Bankadaki paraları harcayamadan gitmek?
-İş arkadaşlarım arkamdan kimbilir neler der…
-Köpeğimi sokağa atarlar mı acaba?
-Keşke o görmek istediğim ülkelere de gidebilseydim…
Ve daha milyarlarca dünyevi düşünce… insan bunlara bir cevap bulamadığı ve bunları ölümünden sonra yönlendirme gücünü kendinde bulamadığı için intihara cesaret edemez. Elbet birgün ölecektir bunu bilir. Ama öleceği güne kadar bunları ve hayata dair binlerce gereksizliği çözümlendirebilecek olma isteği gibi imkansızca bi kısırdöngüye kapılır gider. İşte bu yüzden bir çoğumuz “acizlik” diye adlandırdığımız intiharı aklımıza bile getirmez,  gerçek acizlik olan hayatın içindeki kısırdöngüde, her tarafımız kırışıp, hasta yataklarımızda inleyerek kalbimiz duruncaya dek yaşamayı tercih eder,  bunu "huzurlu vadeli ölüm" diye tanımlandırıp, altımıza işeyerek ölmeyi marifet biliriz. Ölüm kararını tekelinde tutan insanlara da kaba tabirle bok atarız ! Ölümün yaşı ve sırası olduğuna inanırız. "Allah sıralı ölüm versin" diye dualar ederiz. (Neyin sırasıysa bu...) Biri öksürür tıksırır, hemen "çok yaşa" deriz.  Aramızda hala yaşamakta olanları över, “dirayetli insan” diye yüceltiriz. Hele bu insan sıkıntılı bir hayat yaşıyor ve hala da nefes alıp veriyorsa iyice yüceltir, kendisini acılara göğüs germiş başı arşa ermiş filozof adayı olarak benimseriz. Öldürmeyen acı güçlendiriyor ya hani, güçlenmeyi dünyada daha uzun süre kalabilmek olarak algılarız.

Ben intiharı düşündüm mü?
Hiç düşünmedim.
Bunları intiharı hiç düşünmemiş biri olarak yazabiliyorum.
Hiç düşünmemiş olacak kadar aciz miyim peki?
Ölüm kararı almak (boyut değiştirme kararı almak) fazla düşünülecek bir şey değildir. ben yukarıda saydığım dünyevi değerleri de düşünmeyen biriyim zaten. Bana sorsalar kimse de fazla düşünmesin derim. 

Eğer garantisi olsaydı, öldüğünüzde çok sevdiğiniz ve özlediğiniz hayata-kişilere kavuşacağınızın? Köprülerde atlamak için sıra oluşturan insan kuyrukları görürdük muhtemelen. ölüm yolculuğuna çıkmanıza uygun ilaçların satışları artardı eczanelerde. 
İşte cevap bu kadar basit. 
İnsan bilinmeyenden kaçar.
Garanticidir ! Bencildir !

Bu yazıyı okuyan ve yakın-uzak çevresinde intihara teşebbüs etmiş kişileri tanıyanlarınız mutlaka vardır… Onlara bir de bu açıdan bakın. Ölüm kararı sadece bir şeyleri bitirmek, sıkıntıları sonlandırmak veya birşeylere “dayanamadığı için” başka boyuta gidiş kararı almak değildir.
İntihar kararı gayet bilinçli, sakin koşullarda da verilebilir.
Yeni bir eve taşınırken, yeni bir yaşa girerken, aşık olup evlenirken,  iş değiştirip terfi ederken  ve bunlar gibi hayatında yeni kararlar alırken tebrik edilen alkışlanan insanoğlunun, ölüm kararı aldığında basite indirgenmesi, ayıplanması ve “intihar edeni Allah bile affetmez cehennemde yanar” şeklinde dinsel açıdan bile yargılanması doğru mudur?

Peki yaşam affedecek mi bizleri?
Hala yaşıyorsak bu işte bir acizlik olabilir.


Lütfen intihara (ölüm hakkına) saygı…


"Sadece,canım isteyince ölmek elimde olduğu için yaşıyorum: İntihar fikri olmasa, kendimi çoktan öldürmüş olurdum." 
 / Emil Michel Cioran

16 Haziran 2016 Perşembe

bu köy benim babam oldu...




Bazı şeyler unutulup gitmesin diye yazmak ve paylaşmak istiyor insan.
İşte en zoru da o an yazacak anlatacak ve unutulsun istemediğin onca şey varken hiçbişey yazamamak.
Hissettiklerimi anlatacak tek kelime yazamıyorken oysa,
o boşluk duygusunu sayfalarca tarif edebilirim.





Şu an bunları sana, mutfaktaki yemek masana oturmuş yazıyorum.
-masamıza- demeliyim çünkü böylesini daha çok severdin sen. Etrafımda, pişirip yarım bırakıp gittiğin yemekler var. Komposto yapmışsın. İlk kez yaprak sarmışsın. Yeni aldığın çay fincanların, cuma pazarından aldığın sivri biberler var tezgahta...bir de kirli bulaşıkların. En net gördüğüm şeyler bunlar şu an. Gerisi oldukça bulanık... Gerisi kalabalık.insanlar.başsağlığı dileyenler.ağlayanlar... Ama onlar ilk saydığım şeyler kadar net değil. Çünkü sen biberleri hatırlamamı isterdin.
sivri biberleri ne kadar sevdiğini...

Şu an bunları sana, her sabah kahvaltı yapıp ıhlamur ağacını izlediğin terasta yazıyorum. Karşımda yeni ektiğin çiçekler var. Toprağı henüz ıslak olanlar var, yeni su vermişsin. Sağda kapının yanında ayakkabıların duruyor. İpte kuruması için astığın bezler. Rüzgar çanı...Bahçeye bıraktığın motorun da ön lastiğini seçebiliyorum ancak ağaçların arasından... En net görebildiğim bunlar. Gerisi bulanık ve kalabalık. Eve girip çıkan insanlar. Bir de polislerin bağladığı kaza yeri bandı. Ama hiçbiri ilk saydıklarım kadar net değil. Hiçbiri bana her gün ne kadar büyüdüğünü anlattığın, filizlenince sevinip fotoğraflarını yolladığın gece sefaları kadar net değil...onları bu sabah ben suladım.


 
 


Kızmalı mıyım sana? Daha yaşanacak çok yıllarımız olabilecekken erkenden gittiğin için. Kalmak adına hiçbişey yapmadığın için. Oysa hep alıştırmıştın. Her gemiyle sefere gidişinde ağlar üzülürdüm. Benim kaç kez babam öldü saymadım.
Sonra da sevinirdim çocuk kafasıyla. Gelirken bana hangi ülkeden ne getirecek diye... Şimdi hangi ülkeden ne getireceksin. Yine sevineyim mi? Her seferinde döndün bunda da dönersin diye umuyorum. Eli boş gel hiç sorun değil.


 


İnsan 5 yaşının altında kalan hayatından pek bişey hatırlamıyor.
Ben Hint okyanusunu hatırlıyorum. Atlas okyanusunu da biraz. Geminin en önüne, paslı demirlere tırmanıp etrafa baktığımda okyanusla gökyüzünün birleşen sonsuzluğunu hatırlıyorum. Şu an senin yanımda olmayışının boşluğunu böyle tarif edebilirim.

çok sevdiğin bu köyün çarşı meydanından yazıyorum bunları sana. Sela okunuyor camiden. Adını söylüyorlar. "Emekli öğretmen Fazıla ve Mehmet Tuncer'in oğlu Necdet Tuncer vefat etmiştir" diyor ses...Ne dediğini biliyor mu bu adam? Vefat etmeyi ne sanıyorsunuz siz diye bağırmak istiyorum. Yaşamayı ya da ölmeyi nasıl öğrettiler size! Neden avaz avaz ölümü haykırıyorsun be adam ? !
"Babam ölmüş !" diye yankılanıyor içimde ses. "Necdet Tuncer ölmüş !" Adını hiç böyle duymamıştım. Bu yabancı sesten nefret ediyorum, koşuyorum olduğum yerde. İnsan durduğu yerde bu kadar hızlı koşabilir mi. Koşuyor işte. Kendinden ve herşeyden kaçabilmek için. Ne kadar uzağa gitsem de duyuyorum sesi. Sağır olmayı ister mi insan. isteyebiliyor.

Eğer vaktinde gelebilmiş olsaydım yanına, beni motorla götürüp, fotoğraf çekmem için gezdirmeyi planladığın yerleri komşu bir teyzeden öğrendim az önce...
Hep gelmemi istediğin evdeyim şimdi. Sen varken burada olamadığım için zamanı suçluyorum. Hayatı suçluyorum. Beş para etmez bi maaş için çalışmak zorunda oluşumu suçluyorum. Özgürlüğüme bu kadar düşkün oluşumu suçluyorum. Önceliklerimizi suçluyorum. Suçlayacak yer arıyorum. Taşı toprağı, otu böceği bile suçlayacağım neredeyse. Nedense sadece kendimi suçlamıyorum. Sen erkenden gittiğin için ne kadar suçluysan ben de sana şu sigarayı bıraktıramadığım için o kadar suçluyum. suçlarımız birleşince birlikte yaşanacak yıllarımızdan olduk bak. Ne kadar zavallıyız biz insanlar...

Senle ilgili anlatacak ne çok şey varmış meğer. Hiç büyümeyen 62 yaşındaki çocukluğundan söz etsem sayfalar dolar. Uzun beyaz saçlarından, saat ve kalem koleksiyonundan, korsanları gemiden nasıl da cesurca uzaklaştırdığından, hukuk fakültesine girmeye hazırlandığından...
"Bekle bak sınavı kazanıp bir mezun olayım, seni iş hayatında haksızlığa uğratan herkesin hesabını sorucam ben adaletten" demiştin.
Bir babanın varlığı en büyük adaletti belki de...

Büyüdüğümüz ölenlerimizden belli şimdi.
eski bir fotoğrafa baktığında, ne kadar çok kişi artık burada yoksa o kadar büyümüşsündür işte. ben şimdi dünyanın en büyük insanıyım.


Bunları sana ilk kez beraber çıktığımız Asar dağının tepesindeki kale duvarının kenarına oturmuş yazıyorum. Sen burada hala 35 yaşlarındasın. Bu yükseklikten bakıldığında herşey masal gibi görünüyor. Hayatını kaybettiğin hastane, evimiz, şu an uyuduğun yer. Hepsi oyuncak bir maket gibi. Parmağımla ölçüyorum aralarındaki mesafeyi. Bu kadar yüksekte tanrı gibiyim işte. Seslensem kalkıp evine dönmek zorundasın. Sesleniyorum ve tanrısallaşmışlığım, uyanmayışının altında ezilip gidiyor.




Bunları sana, senin cenazendeki kalabalığın içinden yazıyorum. Ağlayan yüzlere bakıyorum. Hangisinin kalbinin ne kadar acıdığını anlamaya çalışıyorum ifadelerinden. Kendi acıma bi arkadaş, bi eş arıyorum. Arkadaşsız kalıyorum. Eşimi orada kaybediyorum annem gibi.
İçinde yattığın tabut ufacık görünüyor gözüme. Kibrit kutusuna benzetiyorum. Masallardaki devlerin tabutu gibi devasa birşey bekliyorum oysa babamı taşıması için. Yanılıyorum. ölüm tüm insanları küçültüyor.

Sen neredeyse dünyanın bütün ülkelerini, bütün güzel limanlarını gezmiş görmüş olan Necdet kaptan, en çok bu ufak 3 dağ arasında kalmış kurak köyü sevdin... Artık sonsuza dek buradasın. O kadar gelip gitmişliğim var buraya ama hiçbirinde, şu an olduğu gibi sonsuza dek burada kalmak istememiştim. Artık senin buraya tamamiyle dahil oluşundan sanırım. Çok sevdiğin bu köy benim babam mı oldu şimdi ?

11 Haziran 2016’ya…
Konya / Bozkır


...yol bazen insanları ne birleştiriyor, ne ayırıyor..
sadece bütünleştiriyor...





      

     

Ve hayatımda gördüğüm en hüzünlü kareyi fotoğrafladım ben az önce. Pencereleri kapatılmış, eşyaları toparlanmış, kapıları kilitlenmiş, senin  tek başına yaptığın ve senin artık içinde olmadığın o ev… hayatımın yarım kalan evleri...


 
 







27 Ocak 2016 Çarşamba

Türkiye'de kadın olmaya çalışmak...



Çok değil bundan 5 veya 6 ay kadar önce, Polonezköy'den bir fotoğraf çekiminden dönüyordum ve gece 2-3 civarı Mecidiyeköy'e ulaşabilmek için Uzunçayır metrobüs durağından metrobüse binmek zorunda kaldım. Metrobüse ulaşana kadar 1 kişinin bile olmadığı altgeçitte adamın teki peşime takıldı. Yol sorma bahanesiyle konuşmaya çalıştı, amacını anlayıp "bilmiyorum, ilerde güvenlik görevlisine sorun" dedim ve kendisine yüz vermeyince de mırıldanıp sözle taciz etmeye çalışarak, labirent gibi dolambaçlı bitmek bilmeyen Uzunçayır köprü ve altgeçidi boyunca uzun süre takip etti beni. Tam turnikelere geldiğimizde, "bak güvenlik falan yok başbaşayız yalnızız" deme cesaretinde bulundu. Yanıma iyice yaklaştı, turnikeden atlayıp koşarak yukarıda bekleyen birkaç kişinin yanına gittim. 

Diyeceğim şudur ki;
1-orada ne işim vardı? 2 kuruş kazanmak için 12 saat boyunca çekim yapmıştım, yorgunluktan gebermiş evime dönüyordum.
2-üzerimde ne mini etek ne de tahrik edici bir kıyafet vardı.


2 gündür gündemde bulunan olay o gün orada benim de başıma gelebilirdi. Tecavüze uğrayabilirdim. Adam bıçaklayıp sırtımda taşıdığım milyarlık ekipmanı da alıp kaçabilirdi. Ölebilirdim. Sakat kalabilirdim...Elimde kafasına patlatmak üzere sıkıca tuttuğum kendimi savunacak uyduruk bir şemsiye vardı yalnızca. Başıma birşey gelse muhtemelen o kızın o saatte orada ne işi var denilirdi arkamdan, atılıp tutulurdu. Benim için atılıp tutulurken, yüzlerce kadın cinayete kurban gidiyor olurdu veya taciz edilmeye, tecavüze uğramaya devam ediyor olurdu o dakikalarda.. Ve yine o dakikalarda kimsenin aklına gelmezdi "o adam o saatte orada ne yapıyordu" demek.

İşim dolayısıyla gecenin 3 ünde bir bayan olarak sokaklarda çok fazla işim oluyor ve olmaya da devam edecek. Bu tip ruh hastalarının içinden geçerek evime gitmeye çalışmak zorunda kalacağım yine. Kaldı ki bir bayan olarak iş değil, eğlence amaçlı da sokakta bulunabilirim "o saatlerde". Bir erkeğin! sapkınlığından, cinsel açlığından korunabilmek için yanımda yine bir erkek barındırmak zorunda değilim her daim. Ben bireyim, insanım, kadınım...tek başıma her saat sokakta yürüyebilmeliyim. Elimdeki şemsiyeyi savunma aracı olsun diye korkuyla sıkmak zorunda kalmadan...İnsan olmayı becerememiş, yaşam süreci boyunca azıcık sa olsa evrilememiş mahlukatların, nereye sokacaklarını şaşırdıkları aletlerinin hedefi olmaktan korkuyla kaçarak yaşamak zorunda değilim.

Biz şu an yaşamakta olan kadınlar! Bu ülkede hala yaşıyor oluşumuz, 2 gün önce tecavüze uğrayan 19 yaşındaki kızdan birazcık daha şanslı olduğumuz içindir yalnızca...şanslıyız ama daha ne kadar şanslı olacağımızı ve yaşayacağımızı bilmeden...

Korkarım bu ülkede sessiz kalmak için de sesimizi yükseltmek için de çok geç..ne yazık ki...

30 Aralık 2015 Çarşamba

2016'da bir canlıyı sevmeyi deneyin...

lütfen sokak hayvanlarını unutmayın... şu soğuk havalar geçene kadar apartmanlarınızın içine, evlerinizin balkonuna, dükkanlarınıza, iş hanlarına, pasajlara misafir edin.. Şişli ve Kadıköy belediyesi gibi birçok belediye de bu konuda yardımda bulunup kedi evleri dağıtmakta. Yaşadığınız belediyeye telefon ederek bunları ne şekilde temin edebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Hatta kendiniz bile yapabilirsiniz hiç de zor değil. Soğuklarda yiyecek bulamayan evsiz hayvanlar için ıslanmayacak yerlere, kenara köşeye yiyecek bırakmayı unutmayın. Marketlerde paketi 1 tl.ye bile satılan mamalar var. Bayat ekmeklerinizi ufalayıp pencere kenarına koyarak, birçok kuşun soğukta yiyecek bulamayıp açlıktan ölmesine engel olabilirsiniz. İşletme-restoran-şirket sahipleri, hergün artıp çöpe dökülen yiyecekleri uygun bir yere bırakarak birkaç hayatın kışı daha kolay atlatmasına sebep olabilirsiniz. Hiçbirşey yapmıyorsanız bile lütfen zarar vermeyin, yapanlara engel olmayın. Sokaklarda yaşamını sürdürmeye çalışan hayatlar için hazırlanan evlerini, kutuları, su ve mama kaplarını toplayıp çöpe atmayın. " Bunca aç insan varken neden hayvanlarla uğraşayım, hayvandan önce insan gelir," sıralaması yapmayın. Sürdürülen bir hayatı kategorize etmek sizlerin hakkı değil. İmkanlarınız kime yardım etmeye yetiyorsa ona edin...

yardım ettiğiniz karnını doyurduğunuz bir sokak köpeğinin gözlerine bakmayı deneyin...
apartmanınıza misafir ettiğiniz bir kedinin sıcaklığını hissedin...
pencerenize bıraktığınız ekmekleri yiyerek hayatta kalan bir kuşun size teşekkür eden sesini duyun.

bir canlıyı sevmeyi deneyin bu yıl...
herkese mutlu yıllar...

10 Kasım 2015 Salı

Avm'lerin gölgesinde İstiklal'i özlemek.

yıl 98'ler...2000'ler...Lc Waikiki'nin, Mango'nun Terkos pasajının şerefini yerle bir etmediği yıllardı.
o zamanlar okuldan çıkar, Şişhane'de bir prodüksiyon şirketine belgesel kurgusu yapmaya giderdim. iş çıkışı İstiklal'de yürümek, denk gelirsek bikaç arkadaşla 2 bira içmek mutluluk verirdi. dönüş yolunda Emek sinemasının sokağına girer tezgahları karıştırır mutlaka 1-2 yüzük alırdık. gümüş de pahalı değildi zaten. avm diye birşey yoktu. varsa da Bakırköy'deki Galeria'dan ibaretti. oraya da ancak zenginler gider buz pateni yapar diye bilirdik. işin en güzel yanı da biz İstiklal'de ağaçları hatırlayan son nesiliz. yorulunca ağaçları çevreleyen demir parmaklıklara oturmayı alışkanlık edinmiş son nesil...düşündüm de, kalemle kaset bandı çevirmenin ne olduğunu bilmiyor olmaktan daha korkunç İstiklal'deki ağaçları görememiş olmak. 
şimdi ise İstiklal dediklerinde ayaklarım geri gidiyor. çöp yığınını andıran insan ziyanlığının kaos merkezi. 
adına üzgünüm yeni nesil... İstiklal'den geriye sizlere birşey bırakmadılar. tek avantajınız Demirören'in ücretsiz wc.lerine steril bir şekilde işemek olacak.


Gülten Akın anısına...

bu dünya üzerinde bir parça ruhu olan tüm insanlar çok değerli... Gülten Akın anısına...
*Fotoğraf: Ocak 2010 Eminönü / İstanbul



...Bu güz öleceğim. bütün işlerimi bitirdim
Derede yıkandım, cevize tırmandım. kuş ürküttüm
Kaçırdılar on iki çocuk doğurdum. bekledim gözlerim
Oğlan everdim. kız yetirdim. otuzuma vardım...


"Güz"
Gülten Akın

92 yaşında bir genç kız



























sanırım 3 yıl önce tam da bugündü…evden çıkıp ofise gittiğim bir sabah…

9’da ofiste olmam gerektiği ama olamadığım için koşaradım Şişli sokaklarını arşınlıyorum…ve saat 9:05…sirenler çalmaya başlıyor herkes olduğu yerde kalıyor… düşünün öyle bir güç, öyle bir sevgi ve his ki tüm ülkede herkesi olduğu yere çakabiliyor o an. ama bir kişi vardı ki orada, her 10 kasımda gözüm arıyor sanki onu. işte tam da o kişiyi anlatmak istedim size bugün…

Şişli meydanda trafik ışıklarının altında saygı duruşundayız. tam yanımda bir teyze duruyor. daha doğrusu ayakta durmaya çalışıyor. bastonuna zorla dayanmış, kolları titriyor, bir yandan da hıçkıra hıçkıra ağlıyor. ağladığının farkedilmesinden biraz utanmış ve rahatsız ama öyle gururla bakıyor ki binalar arasında asılı duran afişteki mavi gözlü adama. hiçbir şey umursamadan yanımızdan hızla geçip gitmekte olan insanların arasında bir an göz göze geliyor gibi oluyoruz. 92 yaşlarında gencecik ruhlu bir kadın var tam yanımda. “16 yaşındaydım Ata’nın cenazesinde” diye kısacık ama hayatımda duyduğum en uzun anlamlı cümle dökülüveriyor dudaklarının arasından. yıllar yıllar öncesine gidiyorum, renkler değişiyor, kıyafetler değişiyor, biri o anda yılı sorsa 1938 diyeceğim neredeyse. sanki cenaze önümüzden geçip gidiverecek. gözlerim dolu, yerdeki bi taşa dikmiş gözlerimi anlamsızca bakıyorum. sirenler duruyor, kısa bi sessizlik ve hayat donuk bi film karesinden çıkıp karmaşa içindeki akışına devam etmeye başlıyor. kıyafetler değişiyor, renkler değişiyor, herşey bugüne dönüyor. tam önümde duruyor bi taksi. beyaz saçlarının kenarından göründüğü, başında 1930’lu 40’lı yıllardan kalma olduğunu tahmin ettiğim şapkasıyla 92 yaşında bir genç kız binip gidiyor taksiye. gözümde dünyanın en güzel kadını…

herkes yürüyor…sesler, gürültüler, kornalar, satıcılar…ben orada öyle çakılıp kalıyorum bir süre…omuzlarımda büyük bi ağırlık, asırlık bi zaman yolculuğu yapmışım sanki 1 dakikada... binalar arasında dalgalanan afişteki 2 mavi göz farkediyor yalnızca bizi.

hayatın akışından çekip çıkaramadığım, fotoğraflayamadığım belki de milyarlarca kareden yalnızca biri bu benim için. o anı dondurmaya, fotoğraflamaya gücüm yetmemiş olsa da, ne zaman geçsem Şişli meydanındaki ışıklardan, 92 yaşında bi kız çocuğu ile karşı karşıya geliyorum ve sorguluyorum bugüne ait, ne yazık ki artık bugünde kalamayan biçok şeyi…